Beş nolu bellek

12 Eylül'le hesaplaşmak için, Diyarbakır Askeri Cezaevi dosyası açılmalı. Bu cezaevinden sağ-salim kurtulanlar, artık ortak bir belleğe sahiptirler. Tıpkı Gulag gibi, bu belleğe, 'kolektif, geleceğe taşınabilen ve hak talep eden bir bellek' olması nedeniyle 'Beş Nolu Bellek' de diyebiliriz.
Haber: ORHAN MİROĞLU / Arşivi

12 Eylül'le hesaplaşmak için, Diyarbakır Askeri Cezaevi dosyası açılmalı. Bu cezaevinden sağ-salim kurtulanlar, artık ortak bir belleğe sahiptirler. Tıpkı Gulag gibi, bu belleğe, 'kolektif, geleceğe taşınabilen ve hak talep eden bir bellek' olması nedeniyle 'Beş Nolu Bellek' de diyebiliriz. Beş nolu cezaevinde kısa sayılmayacak birkaç yıl kaldım. Burada yaşananları, yazıya dökmek çok zordu, yine de birçok arkadaşımız bu zorluğu denedi. Hasan Cemal 'Kürtler' kitabına yazdı. Bir bölümünde beş nolu cezaevinin de anlatıldığı, bir anı-roman yazdım (1). Ama bu 'mekânla' ilgili tanıklığımın ve yazacaklarımın bu kitapla bittiğine hiçbir zaman inanmadım. 'Beş nolu belleğe' borcum var hâlâ. Burada okuyacaklarınız bu borca bir sadakatten ibarettir:
'Gözlerimizi, kalın bezlerle bağladılar. Gözaltında tutulduğumuz Kurdoğlu'ndaki koğuşlardan bizi bekleyen cezaevi aracına bindiriliyoruz. Basamakları teker teker çıkıp cezaevi aracının içine giriyoruz. Hiçbir şey görünmüyor. İçerisi karanlık ve sıcak. Son tutukluyu da içeriye alıyorlar ve aracın çift kanatlı kapısı üstümüze gürültüyle kapanıyor.
Karanlıklar içinde başlayan yolculuğumuz çok sürmüyor, cezaevine varıyoruz. Ancak binlerce kişiden duyulabilecek bir insan uğultusu karşılıyor bizi. Aracın motoru susuyor. Teker teker aşağıya indirildikten sonra, karanlık koridorlardan geçip sıraya diziliyoruz. Göz bağlarımızı burada çözüyorlar. Koğuşların koridorlara bakan gözetleme mazgallarından aralıksız marş sesleri yükseliyor. Binlerce kişi, bir ağızdan ama farklı marşlar söylüyor. Hiç durmuyor, bir marş bitince bir diğerine başlıyorlar. Artık her şey emirle. Durmak, yürümek, öksürmek ve kaşınmak, her şey emir-komutayla. Kısa süren bir sessizlik anından sonra grubumuz yeni bir komutla harekete geçiyor:
- Koğuşşş! Yerinde sayyy!
Cezaevi bu komuttan sonra gümbür gümbür yankılanıyor. Binlerce ayak beton zemine durmadan inip kalkıyor. Sorguda teypten dinletilen çığlıklara ve feryatlara çok benzeyen ama onlardan daha sahici ve canlı feryatlar duyuluyor. Çok geçmeden cezaevinin bütün gardiyanları başımıza toplanıyor. Bizi çok bekletmiyorlar. Bir gardiyanın elinde boksörlerin giydiği eldivenlerden var, sert bir emir veriyor:
- 6. koğuşa! Marş marş!
Burası hücrelerin olduğu koğuş, 35 var bir de. Her koğuş dört katlı ve her kat on hücreden ibaret. Gardiyanların arasında asteğmenler ve teğmenler var. Ama askeri bir hiyerarşi yok gibi aralarında. Ellerinde, Kristin Haydar, Ajda Pekkan, Müjde Ar gibi adlar taktıkları düzgün kalaslar, coplar ve yeşil ağaçtan kırbaçlar var.
Arama için, üstümüzdeki her şeyi çıkarıyoruz. Soyup çıkardığımız paltolar, gömlekler, ceketler, pantolonlar, ayakkabılar astarlarına varıncaya kadar sökülüyor. Gardiyanlar birinin çantasından traş sabunu ve diş macunu çıkınca -yasak bunlar- önünü kesip yakalıyor. Domalması emrediliyor. Sonra da yüzüne macunları sıkmaya başlıyorlar. Yüzü farklılaşıyor bir anda, bir sirk palyaçosuna dönüşüyor. Kalan macunları, yere, beton zemine sıkıyorlar. Onu yüzüstü yatırıyorlar ve yalamasını emrediyorlar. Tutuklu, beton zemine sıkılan diş macunu ve traş kremini bir anda yalayıp bitiriyor.
Sonra uzun bir dikkat sesi duyuluyor. Feryatlar, yalvarmalar, canhıraş bağrışmalar o anda bıçak gibi kesiliyor. Esas duruşa geçip gözlerimizi 36. koğuşun kapısına dikiyoruz.
Güvenlik amiri, Yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran giriyor kapıdan. Parmaklarını şakırdatıp duruyor. Üstünde hafif ıslanmış bir yağmurluk var. Tutuklulardan tekmil almaya alıştırılmış Co adındaki köpeği önde, yüzbaşı arkada, çırılçıplak ve esas duruşta bekleyen tutuklulara doğru ağır adımlarla yürüyorlar.
Yüzbaşıya tekmiller veriyoruz sırayla. Adımızı ve memleketimizi yüksek söylüyor, sonra da onun 'emir ve görüşlerine' hazır olduğumuzu haykırıyoruz.. Tekmiller bitince 'Çocuklara banyo yaptırın!' diyor yüzbaşı. İçi lağım sularıyla doldurulmuş hücreye yatırılmak anlamına geliyor banyo. Herkesi sırayla pislik dolu hücreye ağzı yüzü görünmeyecek şekilde yatırıyorlar.
Öğle vakti başlayan cezaevine hoşgeldin merasimi nihayet akşam saatlerinde bitiyor. Utançtan kimse kimsenin yüzüne bakamıyor.
Gardiyanlar hiçbir şekilde gerçek bir ad kullanmıyorlar ve aralarındaki iletişimi kod adlarıyla sağlıyorlar. Bizimle olan tümüyle emir-komuta ilişkilerinde ise zaten bir ada gerek yok. Çünkü onlar bizim için emirleri yerine getirilen birer komutandılar. Kod adlarını ise kısmen biliyorduk artık: Mekânsız, Gaddar, Boksör, Maykıl, Pele, Gestapo, Abla Çocuğu Ferdi.
Merasim bitince, en fazla üç beş kişinin sığabileceği bir hücreye 27 kişi balık istifi sığdırıldık. Giysilerimizin, ayakkabılarımızın her bir parçası bir yerde kaldı. Gardiyanlar hücrenin kapısını tekme tokat zorlukla kapattılar. Çıplak bedenlerimiz birbirine temas ettikçe ahlar vahlar başlıyor, kimse kalçalarının üstüne oturmak istemiyordu.
Gece yarıları bazen çaresiz insanların çığlıklarıyla uyanırdık. Ama kimse korkudan gözlerini bile açmazdı. Olup biteni, kulak kabartır dinlerdik. Bir gece birini tek başına getirdiler. Hücreye gelmeden önce olan olmuştu ve sesi bir hırıltı gibi çıkıyordu. Galiba ellili yaşların üstündeydi Uyuşturucu ticareti yapmakla suçlanıyordu ve bir gazetede Ermeni asıllı olduğu yazılmıştı. Oysa Liceli bir Kürt'tü. Bir ara kendine gelir gibi oldu ve inlemeye başladı:
-Xwedê, Xwedê ma qey me Mehemed kuştiye? (Tanrım, suçumuz Hz. Muhammed'i öldürmek mi!)
Onu ikinci hücreye koydular. Sabah mesai başladığında başına geleceklerden habersizdi. Gün ışırken bütün blok gardiyanları kaldığı hücrenin önüne üşüştüler. ME -adı buydu- , titrek ve yorgun sesiyle tekmil veriyor, her tekmilde ağlamaklı oluyordu. Soyunmasını emrettiler. Önce pantolonunu sonra da donunu indirdi. Yüzbaşı Esat Oktay da geldi onu görmeye ve dedi ki, 'bakın yüzlerce PKK'li burada, ama hiçbiri bu adam kadar tehlikeli olamaz.' Bu sözler ME için ölüm fermanı gibiydi. Ne yapacaklardı acaba, merakla bekliyorduk. Kısa bir ip bulup getirdiler. Bir ucunu ME'nin cinsel organına bir ucunu da hücrenin demir parmaklıklarına bağladılar ve ona emirler vermeye başladılar:
- Sağaa dön! Solaa dön! Geriyee dön!
ME hiçbir yere dönemiyor, sadece ağlıyordu. Gardiyanlardan biri duvarlara sloganlar yazmak ve tablolar yapmak için kullanılan yağlı boyalardan getirdi. Kırmızı, beyaz, yeşil, mavi ve sarı renkli boyalarla ME'nin parmaklıklara iple bağlı cinsel organını fırça darbeleriyle boyamaya başladılar. O günün eğitimini böyle bitirdi ME. Sabaha kadar inledi ve Allah'ı çağırdı durdu. Yazık ki bunun ME'ye hiç yararı olmadı. Sabah onu hücreden çıkardılar. İkinci kata bir zincir fırlattılar. Zinciri ikinci kattaki hücrenin demirlerine bağlayıp öbür ucunu aşağıya sarkıttılar ve ME'yi ayaklarından bu zincire başaşağı astılar. Sonra da ME'nin boşlukta ölü gibi sallanan çıplak bedeninin başına toplandılar. Bazı gardiyanlar onu V harfine bazı gardiyanlar da T harfine benzetip bu minval üzere bir tartışma başlattılar.'
1. Dıjwar-Onlara Dair Her Şey (Avesta Yay. 2004) bu yazı, kitabın 116 ve 126. sayfaları arasında yer alan bölümün yeniden kaleme alınmış hali.