Beyaz adam dünyayı mı kurtarıyor?

21 yaşında, 1.90 civarı boyda ve sırım gibi bir delikanlı idi. Gövdesinde beş kurşun yarası, boylu boyunca yatıyordu ameliyat masasında. Genel cerrah karın boşluğunda gerekeni yaptığını ama delinmiş sağ akciğeri ve...
Haber: ERCAN TÜRECİ / Arşivi

21 yaşında, 1.90 civarı boyda ve sırım gibi bir delikanlı idi. Gövdesinde beş kurşun yarası, boylu boyunca yatıyordu ameliyat masasında. Genel cerrah karın boşluğunda gerekeni yaptığını ama delinmiş sağ akciğeri ve hasarlı olduğunu tahmin ettiği kalbi için göğüs boşluğuna müdahale edilmesi gerektiğini, bununsa uzmanlığı dışında olduğu için yapabileceği bir şey olmadığını söylemişti biraz önce. Sevk edilebileceği bir yer yoktu gencin. Kentin, hastanenin, ameliyathanenin orta yerinde kanaya kanaya ölecekti özetle... Kan ve serumlar hızla pompalanırken, göğsünün sağ yanından çıkan drenaj hortumunun ucundaki iki litrelik torba iki dakikayı bulmadan kanla doluyordu. Tansiyon an be an düşüyor, nabızsa yüksek beygir güçlü bir otomobilin hız göstergesi gibi sürekli artıyordu. Bu gidişatın bir noktasında, iki değere ait eğrinin birbirlerini kesmesi "ölüm haçı" diye anılırdı bir zamanlar tıp jargonunda. Gidişatı engelleme, dolayısıyla hastasını yaşatabilme uğraşındaki anestezist, elindeki kanlar bitince, 'nasılsa aynen geliyor!..' diyerek, kanamayla neredeyse anında dışarı akan kanın toplandığı dren torbalarını kullanmaya başlamıştı çaresizce. Bir süre sonra, tıbbi ekibin en yaşlısı ve hastane "manager"i olan hekimin, sürecin ameliyathanede "sonlanması"nın daha iyi olacağını bildirdiği anestezist ve hemşireden başka kimse kalmamıştı ameliyathanede. Bir ara kapıdan kafasını uzatan genel cerrah "bırakılma" kararına karşın hastaya serum gittiğini görünce soran gözlerle döndüğü anestezistten, 'Sadece su!..' yanıtını aldı. Yaralı genç, gövdesinin cesametini yalancı çıkarmayan bir dirençle hayatta kalmayı sürdürüyordu. "Kendi" doğrularını uygulamaya karar veren anestezist; spontan solunumunu getirdiği hastasını salt adı öylesi olmaktan öteye gidemeyen "yoğun bakım"a aldı. Üç saat süren uğraş sonrası saatler yeni bir günü başlatırken bir yaralı kalp de atmasını bitiriyordu...
Yüzde 70 yoksul
Yazılı ve görsel basındaki, reklam panoları ve havaalanı afişlerindeki Afrika dışında bir de, zamanın olağan akışında, hayatın kendince yol aldığı "normal" Afrika var, bilindiği üzere! "Ağacın neresinde" olunduğuna bağlı gibi görünen bu bilinirliğin bir parçası da Nijerya! 36 devletlik federal bir cumhuriyet olan Nijerya'da, dört ana grubu oluşturan Yoruba, Haoussa, İbo ve Ijaws'ların yanı sıra 300 kadar etnik azınlık belirlenmiş durumda. Ülkenin yoksul kuzeyi genellikle Müslüman, göreli daha varsıl olan güney kesimleri ise Katolik ağırlıklı. Ulusal gelirinin yüzde 80'i petrol kaynaklı olan Nijerya, dünyanın dokuzuncu büyük petrol üreticisi ve altıncı büyük ihracatçısı. Ne ki, 140 milyonun üzerinde olan nüfusunun (her beş Afrikalıdan biri Nijeryalı) yüzde 70'i yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Bu tablonun yarattığı sonuç ise etnik, dini, politik nedenlerle, doğal zenginliklerin paylaşımı ve yerel hakimiyet uğraşı gibi çok değişik nedensellik kaynaklı ama yaygın ve kanlı çatışmalar. Anormal trafiğin doğurduğu çok sayıda kanlı kazalar eşliğinde...
Port Harcourt, ülkenin en kalabalık üçüncü kenti. Nijer ırmağının denize döküldüğü ve petrol kaynaklarının da bulunduğu deltanın adeta kalbine konuşlanmış. Her türden çatışmaların ve yoğun trafik kazalarının da odağı durumunda! Gölgede 40 derece sıcaklık ve balıkları havada "uçabilir" kılan nem oranı... Karmaşası ve hızı ile İstanbul'u mumla aratan trafiği. Bizim döner bıçakları muadili denilebilecek ama daha keskin (deriden kemiğe kadar ne varsa kestiği gibi dayandığında kemiği de kıran) "machete" nam palaları ve gözü kara kullanıcıları. AK-47 egemen ateşli silah yaygınlığı ve benzer alet-edavat ile sorun çözme(!) "alışkanlık"ları... Sonuç olarak 'acil!' dendiğinde sayının düzine civarı düşünülmesi gereken bir kent olan Port Harcourt ya da Avrupalı hekim çevresinde meşhur adıyla "Port Hardcore!"
Port Harcourt'ta, 'Sınır Tanımayan Doktorlar' (MSF) tarafından oluşturulmuş 70 yatak (kimi zaman çadır ve yerde yatırma ekiyle) yüzde 100 doluluk oranıyla çalışan küçük bir travma hastanesi. Amerikalı ortopedi-travmatoloji cerrahı ile ameliyathane hemşiresi, 81'de ayrılmak zorunda kaldığından bu yana Yeni Zelanda'da yaşayan Iraklı genel cerrah ve Türk anestezistten oluşan cerrahi ekiple, gece acilleri hariç günde 12 saatten az olmamak kaydıyla sürdürülen bir çalışma dönemi... Yorgunluktan dizlerin dermanının kesilmesi, el ayakta güç kalmaması hallerini geçin, gözlerin yuvalarından uğrayacakmış gibi zonkladığı hallerin yaşandığı günler...
Sonuçta, 'Medecins Sans Frontieres' jargonuyla denirse, her "misyon" kuşkusuz bazı eksiklikler ve eleştirilecek yanları da içinde taşıyan, dolayısıyla çok fazla idealize edilmemesi gereken, fiziki olarak da insanı gerçekten yıpratıp yoran bir süreç. Ama deniz yıldızı öyküsünde olduğu gibi 'suya kavuşturabildikleriniz' düşünüldüğünde insanlar için alçakgönüllü de olsa bir farklılık yaratılabilen ve nihayetinde bir yanıyla da iyi hissettirebilen bir süreç, göreli farklılıkları unutmaksızın.

ERCAN TÜRECİ: Doç. Dr., İÜ Cerrahpaşa TF, Anesteziyoloji ve Reanimasyon AD