Beyaz, siyah, gri Türkler ve milliyetçilik

Her zaman olduğu gibi bir kez daha Türkiye'de ciddi bir kavram kargaşası yaratılıyor ve milliyetçilik-ulusçuluk-yurtseverlik kendilerine ait genel ve özgül bağlamlardan soyutlanarak ele alınıyor.
Haber: HASAN BÜLENT KAHRAMAN / Arşivi

Her zaman olduğu gibi bir kez daha Türkiye'de ciddi bir kavram kargaşası yaratılıyor ve milliyetçilik-ulusçuluk-yurtseverlik kendilerine ait genel ve özgül bağlamlardan soyutlanarak ele alınıyor. Oysa bu kavramların hem siyasal kuram literatürü ve tarihi içinde genel anlamları var (tüm farklılıklarıyla birlikte) hem de Türk siyasal ve toplumsal bilincinde zaman zaman kazandığı özel, özgül anlamlar oluşmuş durumda. Fakat bugün o kategorilerinden, birikimlerinden soyutlanarak yepyeni anlamlara büründürülüyorlar. Bu belki olabilecek, bir noktadan sonra da kabul edilebilecek bir şey. Günü geldiğinde her kavram anlam kaymasına uğrar. Ne var ki, yanlış ve sakıncalı olanı, bunun politik bir dürtüyle yapılması fakat bu hamlenin gözden saklanmasıdır. Evet, anlam kaydırmalarının gizlenmesi: İşte sorun bu! Kısacası çok politik bir adım öyle değilmiş gibi sunuluyor. Bunu ilk tespit olarak bir tarafa yazalım.
Milliyetçilik
Milliyetçiliğin ne derecede kendisine ait bir tarihinin olduğunu, bu tarihin büyük yükünü ilgili literatürü biraz irdeleyenler bilir. Siyasal kuram dünyasının önemli isimleri olan Gellner'den Kohn'a, Herder'den Smith'e kadar sayısız düşünür milliyetçiliğin siyasal düşünceyle ve sosyolojiyle olan ilişkilerini aydınlattı. Bu arayış bugün de sürüyor. Fakat şurası herhalde 'ilksel' bir gerçek ki, miliyetçilik özünde iki önemli noktaya yüklenerek oluşmuş durumda. Bunların ilki Fransız İhtilali ve onun burjuvaziyle olan derin ilişkisi. Milliyetçilik bu anlamda burjuvazinin kendisini var etmesinin ana koşullarından birisi olarak ortaya çıkıyor. İkincisi, ulus-devlet oluşturmanın belki de en önemli kurucu elemanı olması milliyetçiliğin ki, bu da, Alman romantizminin bir uzantısı.
Çok katmanlı bir kavram milliyetçilik. Moderniteyle olan çetrefil bir ilişkisi var; onu üreten ama bir o kadar da onun ürettiği bir olgu. Ama hiç kuşku yok ki, milliyetçilik, 'naturel' bir kavram değil; bütün siyasal kavramlar gibi üretilmiş ve zaman içinde büsbütün siyasallaştırılmış. Ne var ki, milliyetçiliği, ideolojiler coğrafyasının 'kötü' kavramları arasında saymak yaygın bir kabul. Liberalizm, sosyalizm gibi bir sistematiği yok; genel bir doktriner yapıya sahip değil. Pragmatik, o nedenle de hızla ve şiddetle popülistleşen, dejenere modellerini bu şanssız oluşum içinde üretmiş bir "ideolojimsi", milliyetçilik. Böylece milliyetçiliğe siyasal-kültürel bir kavram demek yanlış değil.
Türkiye'de ise milliyetçilik daha garip bir kadere sahip. Üç büyük dönemecinden söz edilebilir. 1908 Meşrutiyet dönemi sonrasında ortaya çıkan Türkçülük, 1930'larda CHP'nin altı okundan birisi haline gelmesine yol açan ırkçı-etnisist model ve bunun 1940'larda marjinalize olmuş 'kafatasçılık' diye tanımlanan dönemi ve nihayet 1965 sonrasında, soğuk Savaş döneminde kendisini gösteren politik-popülist-faşizan örgütlenme modeli.
Ulusçuluk
İkincisi ulusçuluk. Bu kavram besbelli bize özgü. Batı siyasal tarihinde ve literatüründe ulusçuluk diye özgül bir kategori yok. Gerçek bu. Millet sözcüğünü ulus diye Türkçeleştirince milliyetçilik de sözcük düzeyinde ulusçuluk diye karşılandı. Ne var ki, iş bu kadar 'masum' değil. Ulusçuluk, milliyetçiliğin zaman içinde yıpranmasından, paslanmasından, kirlenmesinden çekinen belli çevrelerin ürettikleri yeni bir ideoloji. Söz konusu açılımı Kemalist çevreler gerçekleştirdi. Milliyetçiliğin Türkiye'de (tabii dünyada da) sağ bir ideoloji olarak algılanması ve özellikle MHP gibi bir partiyle özdeşliği, kendisine sol bir nitelik kazandırmak isteyen bu kesimlerin kendi milliyetçiliklerini 'ulusçuluk' diye tanımlamasına yol açtı.
Buradan bakınca bugün milliyetçiliğin MHP bağlamındaki halinin bir şey ifade etmediğini, popülist bir değer olarak tedavülde kaldığını ama ulusçuluğun çok ciddi bir ideolojik kapasiteye sahip olduğunu söylemek gerek. Milliyetçiliğin popülist dokusu, onu giderek şiddete dayalı bir tür lümpen tarzın değer yargısı haline getirirken ve daha çok sosyolojik, sosyokültürel bir kıvamda tutarken, ulusçuluk net bir siyasal ideoloji olarak sivriliyor. 1970'lerin ürettiği bir terimle söyleyecek olursak, "sol Kemalizmin" zaman içinde yaşadığı kaymalara bağlı kalarak ürettiği muhafazakâr ideolojik pozisyonun, kendisini ifade olanaklarından birisi olarak görmek de mümkün ulusçuluğu.
Yurtseverlik
Bu çerçeveye eklememiz gereken "yurtseverlik" ise milliyetçiliğin, açık ifadesiyle, doğrudan doğruya Amerikan modeli. Anglosakson dünyasında, Fransızcada olduğu üzere 'vatan' anlamına gelen bir 'patrie' sözcüğü yok. Buna mukabil Amerikan siyasal kültüründe, son zamanlarda giderek şiddetlenen, bir 'patriotism' var ki, bunun Türkçe karşılığı 'yurtseverlik'. Bu kavramı Türkçe'de 'milliyetçilik' diye karşılamak ise anlamının ifade ettiği meramdan hareketle söz konusu olabilir ve bunu yanlış saymak olanaksızdır. Hatta patriotizm, bizdeki katı-sert bir milliyetçiliğe tekabül eder, ediyor. Gene de bütün Batı Avrupa 'nasyon' kavramına karşın milliyetçiliğin bu dilde ve kültürde 'patriotism' olarak tanımlanması başlı başına bir durumdur. Öte yandan değindiğimiz hal 'patriotizmi' masum, kusursuz bir tanım düzeyine çıkarmaz. İkincisi, Türkçede yurtseverlik, 1970'lerde sol kesim tarafından kullanılan bir kavramdı. Antiemperyalist, Kemalist ve daha sağ anlamlarında milliyetçilikten uzak, milliyetçiliğin içerdiği etnisite algılamalarından arınmış, ondan ciddiyetle kaçınan bir ifadeydi. Bugünse bir orta yol arayışı olarak kendisini gösteriyor. Amerika'da neo-con'ların işbaşına gelmesinden sonra yeni bir şiddet kazanan ama 1989 sonrasında dozu arttıkça artan mikro milliyetçiliğin yarattığı baskı sonunda insanların en 'zararsız' bulduğu terim, yurtseverlik.
Siyah, beyaz, gri Türkler
Bugün bu anlamlar önemli ölçüde yer değiştirmiş durumda. Kritik olan da o.
Milliyetçiliğin özünde siyasal olduğunu belirttim. Tarihsel olarak doğru olsa da milliyetçilik nötr bir halk kavramından kaynaklanmaz. Belli bir etnik grubun siyasal egemenliği için öne çıkar. Tarihsel anlamda onu en kanlı ideoloji haline getiren sebep budur. Oysa bugün Türkiye'de milliyetçilik bu anlamını muhafaza etmekle birlikte yukarıda geçerken değindiğim üzere bir sosyolojik nitelik kazanıyor. Lümpen kesimin kendisini ifade etmek için kullandığı bir 'araç' milliyetçilik. Bu bakımdan milliyetçiliğin bir anlamda hafiflediğini bir anlamda da ağırlaştığını belirtmek gerekiyor. Hafifledi çünkü sistematik bir toplumsal ideoloji formasyonunu yitirdi. Buna mukabil en kötü ve tehlikeli niteliğini kazandı ve varoşların sağ politik açılım ve arayışlarının dayanak noktası haline geldi.
Asıl kolektif ideoloji olarak biçimlendirilmek istenen ulusçuluk ise büsbütün siyasallaşıyor. Bu yanıyla zamanında milliyetçiliğin oynadığı rolü üstlenme eşiğinde. Benim 4. Kemalizm diye nitelendirdiğim bürokratik Kemalist korporatizmin bir uzantısı olarak ortaya çıktı ve şimdi büyük bir baskıyla bir kez daha grileştirilme yolunda. Türkiye, böylece, popülist-lümpen bir milliyetçilikle bürokratik-ideolojik bir ulusçuluk arasına sıkışmış durumda. Yurtseverlik ise kendisine tanım ve sosyolojik taban arıyor. Bu durumu bir metaforla anlatalım: Milliyetçilik siyah Türklerin, yurtseverlik beyaz Türklerin, ulusçuluk gri Türklerin kendilerini politik-sosyolojik açıdan ifade etme aracı.
Sorun burada: Karşımızda çeşitlenemeyen, reel ideolojiler üretemeyen, kendisini o ideolojilerin çoğulcu, özgürlükçü dokusuyla bütünleştirip ifade edemeyen bir toplum var. Bu demektir ki, bizim toplum siyaset üretemiyor. Siyaseten özürlü. O zaman en ucuz, en kolay ve ister istemez en tehlikeli olan sosyolojik formasyonları kendisine ortak payda ediniyor. Bu da milliyetçilik ve onun çeşitleri. Kendisini demokrat, liberal, sol diye tanımlayamayan siyaset tükenerek buralara sıkışıyor. Eski bir reklamda 'yok birbirimizden farkımız ama biz falanca bankayız' denirdi. Bugün Türk siyasetinin anlamı tam da bu: Cehenneme mahkumiyet. Kimileri de bunu görmeyip mahşerin üç atlısından birisini diğerine tercih edebilir miyiz diye soruyor.