'Bınerd anayasa'ya ne oldu?

Bınerd, Kürtçe'de gizli, yerin altında ve örtülü anlamlarına gelen bir kelime. Anayasa tartışmaları her nedense bu kelimeyi düşürdü aklıma. Gençlik yıllarımızda, her kim gizlilikten hoşlanıyor ve işlerin ancak bir gizli örgütle çözülebileceğine inanıyorsa...
Haber: ORHAN MİROĞLU / Arşivi

Bınerd, Kürtçe'de gizli, yerin altında ve örtülü anlamlarına gelen bir kelime. Anayasa tartışmaları her nedense bu kelimeyi düşürdü aklıma. Gençlik yıllarımızda, her kim gizlilikten hoşlanıyor ve işlerin ancak bir gizli örgütle çözülebileceğine inanıyorsa, kendi aramızda ismini bu kelimeyle birlikte anardık: Bınerd...
Türkiye'nin gizli anayasalarla, Milli Güvenlik Siyaset Belgesi'yle yönetildiği yıllar acaba geride mi kaldı? Birileri, MGSB'yi 'ilga, tağyir ve tebdil' mi etti? Sivil bir anayasa yapmadan önce, yıllarca bu gizli anayasalarla niçin yönetildiğimizi bilmek hakkımızdır. Bir devlet ve hükümet yetkilisi bu konuda tatminkâr bir açıklama yapabilir mi? Yoksa 'devlet aklının' belirlediği ve kararlaştırdığı hassasiyetler nedeniyle kimi kentler, Kerkük misali hâlâ 'jeopolitik değeri yüksek' kentler statüsünde olduğundan -mesela Mersin gibi- şimdi bile bu gizli yani 'bınerd anayasalar'la mı yönetiliyor?
Çeyrek yüzyıldır, ulusal, askeri ve OHAL hukuku olmak üzere üç farklı hukuk sistemi ve uygulamasıyla yönetilmiş bir ülkede yasama-yürütme ve yargı erkinin siyasal ve sosyal hayatımızda açtığı yaralarla ve yarattığı ihlallerle yüzleşmeden, sanki Türkiye'de yeni bir anayasa yazmak için toplumsal mutabakat ve uzlaşma sorununu aşmışız gibi bir yaklaşımla yürüttüğümüz anayasa tartışmalarının, sonuçsuz kalması hiç şaşırtıcı değil. Aziz Nesin'in, 'Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz'ı gibi, kâh var olduğu kâh olmadığı söylenen, ama hayırlısıyla sivil olacağı ifade edilen neredeyse 'hayali' bir anayasa metninde, yurttaşlar topluluğu olarak devletle ilişkilerimizin nasıl tarif edildiğini, bunca tartışmaya rağmen anlayabilen varsa beri gelsin...
Bir toplumsal mutabakatın ve uzlaşmanın önü kuşkusuz tartışmalarla açılacaktır. Bu manada, her kesimin, ilan edilmemiş bir anayasası ya da anayasaya dair fikrinin olması çok doğal ve olması gereken de bu. Yalnız bu tartışmalar, hem geçmiş siyasal süreçlerden soyutlanarak yapılıyor hem de bu geçmişin yarattığı ulusal psikolojiler, ulusal gerilimler, kutuplaşmalar ve değişik toplumsal katmanların geliştirdiği politik psikolojiler ve paranoyalar unutuluyor. Cumhuriyet'in oluşturduğu kamusal alanlarla mücadele halinde gelişen ve kimlik inşa taleplerinden beslenen siyasal şiddet biçimlerinin ve deneyimlerinin her bakımdan toplumsal mutabakatı imkansız hale getirdiği gerçeği, anayasayı tartışan kesimlerin çok da hatırladığı bir şey değil. Bu konularda fikirler, özetle 'güvenlik stratejilerine güvenmek' olarak tezahür ediyor.
Kısacası, sanki bu ülkeye günlük-güneşlik bir günde uyandık ve sonra da bizi birarada tutacak bir toplumsal sözleşme yapmaya karar verdik gibi bir tavrın, gerçek ruh halimizi gizlemeye yaramaktan öte bir anlamı yok. Çünkü henüz toplumsal mutabakat ve uzlaşma konusunda güven verici ve benimsenebilecek bir söyleme ve siyasal iklime sahip değil bu ülke. Cumhuriyet'in temel değerlerine gösterdiğimiz hassasiyetler, cumhuriyetin bu haliyle artık birarada tutamadığı 'ötekilere' eşitlik ve demokrasi istendiğinde, kızgın bir öfkeye ve dahası cinayet işleyenleri türkülerle savunmaya ve korumaya dönüşüyor.
Havanda su
Öte yandan, başbakanın 'işlerine baksınlar' tavsiyesinde bulunduğu, yargının, yürütmenin ve YÖK'ten sorumlu olanların benimsediği ve anladığı anayasa ile toplumun ezici çoğunluğunun peşinde olduğu anayasa çok farklı. Buralarda bir mutabakat aramak havanda su dövmekten farksız. ODTÜ'den Prof. Ural Akbulut bu anlayış farkını kanımca en iyi ortaya koyanlardan. Bir TV programında şöyle dedi: 'Bu anayasanın değişmesini gerektirecek bir durum yok ki, yurtsever insanlar olarak acil bir durum olmadığı için bu değişikliği anlayamıyoruz'. Değişim için acil durum olmamasına rağmen bu can sıkıcı sivil anayasa girişimleri, yurtsever bilim adamlarını harekete geçirdiği gibi, yargıçlarımızı da harekete geçiriyor tabii ve İbrahim Kaboğlu ile Baskın Oran'ı 'halkı kin ve nefrete yönelttikleri' gerekçesiyle 216'dan yargılayalım diyorlar. Öcalan'a 'sayın' demenin standart cezası, oluşmuş 'teamül gereği' altı ayken, bu ceza Erzincan DTP İl Başkanı'na verilen üç yılla rekor bir düzeye ulaşıyor. 301, 216 ve benzeri maddelerden yargılananlar olarak mahkemelerin vereceği mahkumiyet kararları ne olursa olsun, temyiz hakkına başvurmanın akıllıca bir iş olmadığını düşünecek noktaya geldik.
Bir hayli müphem anayasa metni üzerine yapılan tartışmalarla amaçlanan şey, toplumsal tepkiyi ölçmek ve 'görüyorsunuz işte toplum yeni bir anayasa istemiyor'a giden yolu açmak mıdır dersiniz? Nitekim sivil anayasanın gereksiz olduğu yolunda sesler yükselmeye başladı bile. Yeni bir yurttaşlık tanımı, kültürel farklılıkların ve kimliklerin güvence altına alınması ve tanınma talepleri bıçak gibi kesildi ve sanki bu anayasa, hizmet alınan kamusal alanlarda, türbanı yasak olmaktan çıkarmak için yapılıyor havasına girildi.
AKP'nin taammüdü mü?
Doğrusu bu olup bitenler, bir yanıyla da insanı, acaba AKP'nin hak ve özgürlüklere karşı yeni bir taammüdü mü diye düşündürmüyor değil. Taammüdü bilinçle kullanıyorum. Çünkü AKP ancak bu sözcükle ifade edilebilecek kadar vahim, antidemokratik ve sivil bir anayasa yazımına hiç de hizmet etmeyecek düzenlemeleri seçimlerden önce bir çırpıda hayata geçirdi. Şimdi AKP hükümetinin anayasa için uygun bir iklimin yaratılması yönünde çok somut görevleri var. 301. maddeyi kaldırmak, Polis Vazife ve Salahiyetleri Kanunu'nu değiştirmek, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı sözleşmesine Türkiye'nin 1992'de koyduğu çekinceleri kaldırmak, ihlallerin ve faili meçhul cinayetlerin dosyalarını yeniden açmak ve en önemlisi kalıcı bir barış planının hayata geçmesini bir af düzenlemesiyle kolaylaştırmak gibi konular akla ilk gelenlerden.
Öte yandan, anayasalar elbette geçmişle yüzleşme metinleri değildir ama geçmişle yüzleşme kültüründen ve bilincinden de bağımsız düşünülemezler. Bütün dünyada Ermeni halkına karşı soykırım uygulamakla suçlanan, son 35 yılını da, etno-kültürel taleplerden kaynaklanan bir iç çatışma ve iki askeri darbeyle geçiren Türkiye'nin yeni anayasası bu netameli siyasal tarihin sorgulanmasına ve onarılmasına hizmet etmeyecekse ulusal travmalarımızı, kolektif ulusal yalanların kuşatıcılığında ve kışkırtıcılığında yaşamaya devam edeceğiz demektir. Oysa anayasalar, ulusal travmaların yol açtığı kolektif acıları ve yaraları onarır ve her ulus için bu anlamda yeni bir kimliğin inşası anlamına gelir.
Ve Habermas'ın deyişiyle anayasalar, 'kendi sınırlarının olası ihlallerinin koşullarını bile kapsayacak biçimde esneyebilen' metinlerdir. Çünkü, 'her yurttaşın eşit haklara sahip olması gerektiğini savunan demokrasi projesi, bugün çoğunluğun gözünde demokrasi düşmanı olan, ancak yarın demokrasinin gerçek dostları olarak görülmeleri mümkün olan azınlıkların direnişinden beslenir'. İşte bu yüzden anayasada yer alacak bir cümle bile toplumsal mutabakata ve uzlaşmaya hizmet ederek, Türkiye'nin ulusal kimlik bunalımını ve buradan kaynaklanan iç çatışmaları sona erdirebilir. Bu cümlelerden birinin, şöyle yazılabilmesi mesela, niçin mümkün olmasın: 'Devletin resmi dili Türkçe'dir. Ama Türkiye'de konuşulan başka diller de özel bir saygının konusudur ve korunacak birer kültürel mirastır'.