Bir darbenin anatomisi

Ortaya gelmiş ve demokratik yapının üstüne ağır bir gölge olarak düşümüş olan muhtırayı birkaç açıdan ele almak mümkün. Bunların başında, "temsil/demokrasi krizi-devlet krizi-rejim krizi" ilişkisi geliyor.
Haber: HASAN BÜLENT KAHRAMAN / Arşivi

Ortaya gelmiş ve demokratik yapının üstüne ağır bir gölge olarak düşümüş olan muhtırayı birkaç açıdan ele almak mümkün. Bunların başında, "temsil/demokrasi krizi-devlet krizi-rejim krizi" ilişkisi geliyor. İkincisi, belli bir siyasetin total bir iktidar yaratma kaygısına karşı, demokratik krize yol açacağı sanısıyla, yeterli ideolojik eleştiri koyulmamasının yarattığı kısıtlamalar. Bu yazıda bu iki koşulu birlikte irdelemek istiyorum.
Bitmeyen şarkı
Şu gerçek netleşiyor: Merkez, "toplumdan çok devletle, siyasetten çok bürokrasiyle" ilgili. Kendisini bu süreçlerin üstündeki denetim gücü olarak algılıyor. Son muhtıranın özü buralarda yatıyor. Bu oluşumun ana nedeni şu: Türkiye'deki modernleşme projesinin en önemli boyutu veya eksiği, söz konusu modelin Batı'daki gibi tarihsel ve toplumsal süreçler içinde oluşmayıp "apolitik-siyaset dışı" bir yapı olarak ortaya çıkması. Siyaset ise muhalefet demektir. Buradan demokrasi platformuna kaymak mümkün. O takdirde mevcut askeri muhtırayı merkezin "siyasetsiz siyaset" arayışının bir uzantısı olarak görmek mümkün. Şu üç dinamiği de o olguyu tarihselleştiren faktörler olarak gözden geçirmek şart.
1. Devletin yaptırımlarını uygulamak ve erk kullanmak yönünde üç meşruiyet dayanağı vardır. Weber'ci anlamda meşru şiddet kullanan araç olan devlet bu meşruiyetini, a) normatif/geleneksel oluşumlar, b) icbar edici uygulamalar, c) faydacı modeller ve dayatmalar etrafında sağlar. Bu değerlendirmenin sistemik yapısına diyecek yok. Fakat bugünkü dünya böyle bir algılama ve anlayış etrafında biçimlenmiyor. Locke'un toplumsallığıyla Rousseau'nun toplumsallığı arasındaki farkın kendisini belli ettiği çağdan bu yana devlet kavramının anlamında, tanımında bir hayli kaymalar, değişiklikler meydana geldi. Yukarıda verdiğimiz 'geleneksel' tanımın özü devletin öncül olduğu bir toplumsallığın uzantısı. Schmitt'çi anlamda devletin istisna halini belirleyen egemen (otorite) olmasıyla ilgili. Bu aşılmış model ne yazık ki, Türkiye için hâlâ geçerli olabilir. Fakat bugün devletin sadece erk kullanan bir araç "olmadığı" bir dönemi yaratma çabası devam ediyor. Bu bakımdan devlet-siyaset ayrışmasına dayalı bir toplumsal yapıyı daha fazla savunmanın, sürdürmenin anlamı yok. Oysa muhtıra hâlâ buradan kaynaklanıyor. Bu saptama ikinci olgunun kapısını aralıyor.
Demokrasi-devlet ilişkisi
2. Devlet öncelikli yapıların çözülmesi, demokrasinin en büyük başarısı. Öteki anlamları ve tanımları bir yana demokrasinin en önemli varlık nedeni, devletin siyasal ilişkiler içindeki konumunu yeniden düzenlemesidir. Demokrasi egemen toplumlarda, yaptırımın odağı/kaynağı topluma kaymıştır. Bu bir "sözleşme" sorunsalı. Sözleşme devletin daha dar sınırlara doğru geri çekilmesidir. "İstisna halinin" yeniden tanımlanmasıdır.
Demokrasinin öncelikli anlamı buradadır. Siyasetin bu şekilde devleti yeniden tanzim etmediği bir demokrasiden söz edilemez. Oysa bizde demokrasi algılaması, bütünüyle farklı noktalarda yoğunlaşmış durumda. Bizim için demokrasi hâlâ Soğuk Savaş yıllarının tanımını yüklü: "Özgürlük". Oysa ortaya çıkan bir gerçek var artık, demokrasi tek başına özgürlük sağlayan bir araç değil. Özgürlük içeren bir olgu demokrasi ve bu da onun nasıl kullanıldığıyla ilgili bir mesele. Bugün demokrasi sadece temsil ve ona bağlı olarak sayısallık şeklinde algılandığında kendi üstüne kapanıyor ve kendisini içeriğinden boşaltıyor. Bugünkü demokrasi önerileri çok daha ince, ayrışmış, damıtılmış ve iktidar kavramının nüfuz ettiği kılcal yapıları bozmayı kendisine varlık nedeni edinmiştir. Türkiye'deki sorun demokrasinin hâlâ bu noktalarda izlenmemesi. Yani, özellikle katılım, temsil ve koalisyon düzeyinde işleyen, ondan da öte kendi kendisini üreten bir demokrasiye sahip değiliz. Bugünkü krizin altında yatan asıl neden bu evrede başlıyor. Şimdi onu ele alalım.
İdeolojik eleştiri-Volteryen demokrasi
3. Türkiye'de özellikle son 10 yılda, siyasal İslam'ın iktidar gücü ve odağı olmaya başladıktan sonra kendisini gösteren çok özel bir durum var; bir muhakeme, bir yargı yöntemi. Türkiye, kendisini ve sorunlarını askeri koşullarla siyasal İslam arasına sıkışmış sayıyor. Bu, aydınlar tarafından da sıklıkla irdelenen bir durum. Seçilmişlerin egemenliğine dönük müdahaleler o kesimde haklı tepkiler yaratıyor. Ne var ki, bu fiili durumun biraz ötesine baktığımızda demokrasi tartışmasının farklı noktalara istinat etmesi gerekiyor. 2002 sonrasında ortaya çıkan iktidar modeli bu durumu irdelemek için başlı başına bir faktör.
2002 iktidarı siyasal planda olduğu kadar zihinsel planda da mutlaklaşma tehlikesi gösterdi. Buna mukabil demokrasi adına toz kondurulmayan, esirgenen, gözetilen, neredeyse ayrıcalıklı denebilecek bir iktidar oldu. Mevcut iktidar ideolojik bir noktadan bakılarak eleştirilmiyor, onun dışında olan ve her aktörü aynı ölçüde kapsaması gereken demokratik kurallar ve ilkeler bağlamında gözetiliyor. Şimdi şunu saptayalım: Bir iktidara siyaset dışı alandan herhangi bir çıkışma gelirse tepki göstermek demokrasi adına bir zorunluluktur. Fakat bu tepkiyi daha işlevsel hale getirecek ve ona meşruiyet kazandıracak asıl önemli tutum o iktidarın önceden, daha salim bir ortama çekilip ideolojik bir açıdan eleştirilmesidir.
Bu bizde eksik olan en önemli öge. AKP, her düzeyde dokunulmazlaştırılan bir iktidar oldu. Şaşırtıcı değil çünkü, Türkiye'de demokrasi sürekli yol kazalarına uğruyor. Ne yazık ki! O düzende Volteryen bir pozisyonu savunmaktan ötesine geçmek zor. Adeta tarihsel bir kısıtlama var karşımızda. Bir Sisifos durumu. Ne var ki, bu duruma insanın kendisini tutsak sayması o çıkmazın tam bir fasit daireye dönüşmesine de yol açıyor. O zaman çözüm ne?
'Hyper-demokrasi' ihtiyacı
Çözüm, eğer mevcut durum hakkında konuşacaksak, ordu-AKP/siyasal İslam, iktidar/askeri darbe ikilemini Türkiye'deki tek demokrasi sorunu olarak görmekten vazgeçmek. Ordu müdahalesine karşı siyasal gücü savunmak ama bu durumun çok önemli bir nedenden kaynaklandığını sürekli olarak hatırlamak: Demokrasinin daraltılmış sınırları. Şunu söylemek istiyorum: Türkiye'de bugün bir demokrasi sorunu varsa bu askerin müdahalesinin öncesinde ve ötesindedir. Askeri müdahale zaten konuşulacak bir durum değildir. Ama onun dışında kalan süreci ihmal edersek bu durumu da aşamayız. Şundan...
Türkiye'nin demokrasi sorunu öncelikle temsil krizidir. Bugün yüzde 46'lık bir kitle yüzde 10 baraj nedeniyle parlamentoda temsil edilmiyorsa, bugünkü parlamento kadın vekil oranı açısından dünyanın en kötü üçüncü kurumuysa, 352 kişilik AKP grubunda bir tek Alevi milletvekili yoksa, parlamento diğer alt toplumsal grupların demokratik haklarının genişletilmesi için bir girişimde bulunmamışsa, Kürtler sürekli olarak sistemden dışlanıyorsa, parlamento bu nedenlerden ötürü bir 'total iktidar' oluşturuyorsa, ortada sadece "milli irade" kavramıyla aşılamayacak bir demokrasi krizi vardır. Çünkü, milli irade zaten apriori teşekkül etmemiş ve işlemiyor demektir. Olumsuzluk bu kadarla da kalmayacak farklı, yeni kriz koşulları da doğuracaktır. Bu kriz sadece ordu-iktidar arasında olmak zorunda değil. Doğrudan toplumsal bir çıkmazdır.
Son 15 yılın sorunu "temsil/demokrasi krizidir", bu kriz "siyaset krizine" dönüştü. Onu şimdi "rejim krizi" izliyor. Fakat bu aşılmaz bir kriz değil. Yukarıda değindiğim nedensellik ilkeleri gözönünde bulundurulur, "istikrar" gibi bir soyut kavram için "temsil çoğulluğu" kurban edilmez, temsil çoğulluğu temsil çoğunluğuyla yer değiştirmez, demokrasi bir devlet-erk olgusu diye algılanmazsa, Türkiye sorunları aşar. Burada düğüm noktası tektir: Siyasetin sınırlarını genişletmek, sorunun gerçekten siyasal olduğunu görmek, anlamak!