Bir dönem kapanırken

Varsayın ki, adamın biri gece düşünde, içinde taşıdığı yolcularıyla nereye gideceği belli olmayan ışıltılar içindeki bir uçağa tam da binmek üzereyken, gecenin karanlıklarından süzülen başka biri yaklaşıyor ona ve eline manyetik bir kart tutuşturuyor.
Haber: ORHAN MİROĞLU / Arşivi

Varsayın ki, adamın biri gece düşünde, içinde taşıdığı yolcularıyla nereye gideceği belli olmayan ışıltılar içindeki bir uçağa tam da binmek üzereyken, gecenin karanlıklarından süzülen başka biri yaklaşıyor ona ve eline manyetik bir kart tutuşturuyor. Sonra da yapması gerekeni kulağına sessizce fısıldıyor: 'Eğer bu kartı doğru yere takamazsan bu uçak buradan havalanamadan infilak edecek ve yolcularıyla birlikte yok olup gidecek. Uçağı havalandırmak senin elinde, aman dikkat! Elindeki manyetik kartı doğru yere tak! Yoksa her şeyin sonu olur...'
Bu, adı üstünde bir düş; ama bu düşün anlattığından yola çıkarak, 22 Temmuz'da sandık başına giden seçmenin, neredeyse kabuslara dönüşen korkularla oy kullandığını ve eline tutuşturulan oy pusulasında doğru tercih yapmaya çalışırken, tıpkı uçağı infilak ettirmeden içindeki yolcuları selamatle uçurabilmek için, elindeki manyetik kartı doğru yere koymaya çalışan düşteki o adam kadar hem korktuğunu hem de yaşadığı ülkenin geleceği için büyük bir sorumlulukla oy kullandığını söyleyebiliriz.
Bu ülkenin, AB, ABD ve Kuzey Irak'taki, 'kabile reislerinin' işbirliği sonucu bölüneceğine inanan Türkler; Gündüz Aktan'ın 'felaket çözümünü' duyan ve Kürt sorununa bu 'naif' çözümü duyduktan sonra da, İstanbul'da Marmara'ya, Mersin'de Akdeniz'e ve İzmir'de de Ege denizine her baktığında, suya dalıp çıkan balıklara ve keyif içinde uçuşup duran martılara artık huzur içinde bakamayan Kürtler; Hrant'ı -ah ne mümkün!- unutmayan Ermeniler; travestiler, eşcinseller, feministler, çingeneler, köyü yakıldıktan sonra kent varoşlarına canını zor atanlar; oğlu dağda, oğlu askerde olanlar; bilumum kıstırılmışlar; bu ülkenin sivilleri, askerleri, başörtülüleri, laik ve laik olmayanları... Herkes korktu oy kullanırken.
Türkiye toplumunu saran korkuların ve politik paranoyaların, siyaseten ustalıkla yönetildiği bir seçim yaşadık. Korkudan kurtulmak için ve sivil bir gelecek vaadi adına insanlar AKP'ye oy verdiler, onu iktidar yaptılar. Seçimden önce yeniden güvenlik bölgesi ilan edilen Siirt'te, Şırnak'ta, Hakkari'de, sil baştan ve yeniden daha uzun yıllar OHAL kanunları içinde yaşamak istemeyen ve sınır ötesinde yaşayan akraba oldukları bir halkın kazanımlarının askeri operasyonlarla yok olmasına karşı olan ve korkan Kürtler, AKP'ye oy verdi. Bölünme korkusundan kurtulmak için MHP'ye de oy verdi insanlar ve bu partinin barajı aşmasını sağladılar. CHP ise oluşmasında büyük katkısı olmuş bu korkulardan payını alamadı. CHP sadece, Cumhuriyet'in kuruluşundan bu yana 'standart Cumhuriyet korkuları' içinde hareket eden yurttaşlarımızın oyuyla kaldı. Ama bu bile, Baykal'ın yönettiği bu partiye fazla diye düşünüyorlar CHP'li muhalifler. Sarıgül'ün geniş mi geniş muhalefet bürolarında memlekette bunca derin korku varken, paylarına neden bu kadar az oyun düştüğünü Baykal'dan ilk fırsatta sormak için kolları sıvadılar bile...
Halk, bu seçimlerde eline karanlıklar ve büyük belirsizlikler içinde tutuşturulan manyetik kartı doğru yere takmaya ve son anda gerçekleşebilecek bir kazadan ülkeyi kurtarmaya çalıştı. AKP'ye bir kez daha iktidar olma fırsatı verdi. Kürt sorununun çözümü, çatışmaların bitmesi, kalıcı bir toplumsal barış, silahsızlanma ve demokratikleşme için bu partiye tarihsel bir sorumluluk yükledi. İşte Meclis'teki muhatabınız diyerek DTP'yi grup kurabileceği bir sayıyla Meclis'e taşırken, bu partinin politik tarihi ve pratiğiyle bir yüzleşme yaşamasına ve hem Kürt toplumunda hem de Türkiye'de gerçekleşen değişimi dikkate alan bir politik hatta çekilmesine hizmet edecek, kanımca tarihsel bir uyarıda bulundu.
Türkiye'nin geleceği
Ve en önemlisi, korkarak oy verenler, bir ironi belki, ama bu ülkenin bölünme korkularının ne denli yersiz olduğunu gösterdiler: Kürt sorunu bu ülkenin iç sorunudur ve her şeyden önce bir demokratikleşme ve demokrasi sorunudur. Kuzey Irak'ta gerçekleşen Kürt kazanımlarına müdahale olmamalı, ama Türkiye'de yaşayan Kürtlerin geleceği Kuzey Irak'a değil, Türkiye'nin geleceğine bağlıdır.
Halkın oylarıyla ortaya çıkardığı bu siyasi tabloda uzlaşmayı kolaylaştıracak ve diyalog kanallarını besleyecek bir şey daha var: Sanıldığının aksine Türk-Kürt siyasal birliğini yeni bir yurttaşlık ve demokrasi tasavvuruyla yeniden kurmanın önünde engel olabilecek düzeyde ve boyutta; Kürt toplumunda gelişen ne hızlı bir siyasal ulusçuluk fikri var ne de milliyetçiliği. Kürt sorunu halk için bir demokrasi sorunudur, sisteme demokrasi içinde entegre olmak ve birlikte barış içinde yaşamak sorunudur. Kürtlerin talepleri bu bakımdan radikal Türk milliyetçilerinin ve asker-sivil elitlerin göstermek istedikleri gibi Türkiye koşullarında yeni bir ulus-devlet süreci ve talebi olmaktan çok uzaktır..
İşte bu siyasi tablo Türk milliyetçiliğinin aktörlerine bu yeni koşullarda kendilerini yeniden sorgulayacakları bir fırsat yaratıyor. Halkın değişim ve demokrasi taleplerine uygun politikalara sahip olmak, ulusal içine kapanmışlıktan kurtulmak, Türk milliyetçilerinin hem hakkı hem de görevi. Çünkü demokrasi kimsenin tekelinde değildir ve olmamalıdır. Farklılıkları dıştalayan onları inkâr eden değil -bunun ne kadar büyük acılara yol açtığını ve bu acıların hâlâ devam ettiğini hiç unutmamak gerekiyor- farklı kültürlerin birarada ve barış içinde yaşayabileceğine inanan demokrat, kapsayıcı ve Türk olmayanların da saygıyla karşılayacakları şu kadar da muhafazakâr bir Türk milliyetçiliği niçin mümkün olmasın? Türkiye'nin ve dünyanın yeni koşullarında, Türk milliyetçiliğini toplumdan ve dünyadan soyutlayan, siyasi ve toplumsal bağlarını zayıflatan değil, tam tersine kapsayıcı ve demokrat bir milliyetçiliğe ulaşmak Türkiye'nin toplumsal barışının ve demokrasi temelinde yeniden kuruluşunun da en önemli garantisi değil midir? Bu bakımdan, TBMM'nin açılışında karşılıklı saygı ve samimiyetle el sıkışan Sayın Ahmet Türk'ün ve Sayın Bahçeli'nin toplumun özlemini duyduğu bu yeni dönemin yaratılmasında oynayacağı rol gerçekten çok büyüktür. DTP ve MHP'ye düşen de bu rolü samimiyetle paylaşmaktır.
Aşiret oyları
Öte yandan önümüzdeki sürecin en önemli meselesi şudur: AKP halkın kendisine sunduğu güvenin hakkını verebilecek mi? Başbakan'ın MHP ve DTP'yi aralarında kavga edecek partiler olarak sunmaya çalışması hakikaten çok düşündürücü. Siyasi kazanımını hazmedememiş bir Erdoğan ve AKP, gerçekten de hem siyasal hem de toplumsal çoğulculuğa büyük zarar verebilir. Seçimlerden hemen sonra, yerel yönetimleri kastederek, ikinci bir Fatih Sultan Mehmet üslubuyla, Mersin'i de, Diyarbakır'ı da, İzmir'i de istiyorum diyen bir Erdoğan, insanı korkutuyor. Demokrasi ve çoğulculuk istiyor toplum, ya bir yerleri fethetmek ya da birileri tarafından fethedilmek değil..
Burada bir parantez açıp, AKP'nin Kürt toplumuyla kurduğu siyasal ilişkinin geleneksel durumu aşamadığını söylemek gerekiyor. Hakkari'de Zeydanlar, Mardin'de Çelebiler, ve başka aile ve aşiret grupları AKP'de bu geleneksel yapıların temsilcileri durumundalar. Çünkü hâlâ büyük oranda aşiret oylarını kontrol etme imkanına sahipler .
Görüldü ki, AKP bu bölgede, seçim listelerini oluştururken, geleneksel kurumların temsilcilerinden ve çatışma yıllarının palazlandırdığı yeni muktedirlerden azami ölçüde yararlandı ve bu yüzden AKP Kürt toplumuyla daha demokratik ve daha çağdaş kabullere dayalı siyasi ilişkilere büyük oranda sahip değil.
Yine de hepimizin içinde bulunduğu uçağı kaldıracak olan düşlerimizdeki manyetik kartı Sayın Erdoğan tutuyor elinde. Doğru yere takmasını dileyelim. Büyük avantajlara sahip. Çünkü seçim öncesi çok korkanlar hiç değilse biraz rahatlamış, biraz sükunete ermiş, onları korkutanlar da mevzilerine çekilmiş görünüyorlar... Haydi hayırlısı.