Bir infaz ya da belleğin katli!

Saddam Hüseyin'in idam edilmesi, herkeste farklı duyguların oluşmasına yol açtı. Kendi payıma, bu ölümle birlikte adaletin yeryüzünde biraz daha öldüğüne inandım.
Haber: ORHAN MİROĞLU / Arşivi

Saddam Hüseyin'in idam edilmesi, herkeste farklı duyguların oluşmasına yol açtı. Kendi payıma, bu ölümle birlikte adaletin yeryüzünde biraz daha öldüğüne inandım. Ve buna inandığım için de, yeryüzünün yitirilmiş adaletinin peşinden koşan, bu adaleti yeniden elde etmek için savaşmış ve savaşmakta olan insanlık ailesinin kahramanlarını yeniden hatırladım. Leyla Halit, Leyla Kasım, Deniz, Yusuf, Hüseyin, Guevara, Rosa Lüksemburg ve diğerleri..
Ölümü birçoğumuza adaletin yeryüzünde yavaş yavaş ölmekte olduğunu düşündürmüş bir diktatörün kurbanlarının arasında, ironik görülebilir belki, ama kuşkusuz adalet için savaşmış olanlar da vardı ve Leyla Kasım bunlardan biriydi. Kar beyazlığındaki yüzü, iri siyah gözleri ve siyah saçlarıyla Mona Lisa'yı kıskandıracak güzelliğe sahip Leyla Kasım'ın belleğimdeki anısı çok farklıdır. Gençlik yıllarında, hayallerimizi süsleyen bir idoldü o. 70'li yıllarda Baasçıların zulmüne direnmiş, hiç kimsenin sağ çıkamadığı zindanlarda can vermiş ama zulme, barbarlığa teslim olmamış bu Asuri kızın hatırası, Saddam'ın idamıyla birlikte yeniden canlandı. Fotokopi ile çoğalttığımız siyah beyaz yüzlerce fotoğrafı, Diyarbakır'da öğrenci yurtlarının odalarının duvarına, siyah saçları hafifçe alnına dökülmüş, kalaşnikofunun namlusunu omzuna dayamış Leyla Halit'in fotoğrafıyla yanyana asılırdı. Ve bu fotoğraflar yasaktı, yurt ve ev baskınlarında, derdest edilir, 'yasak neşriyat' muamelesi görürdü.
Yüzyılın, soykırım suçları dahil, insanlığa karşı işlenmiş en amansız ve en zalim suçlarından sorumlu Saddam Hüseyin, idam edildi. Böylece salt bir diktatörün cezalandırılmasından ibaret olarak görülmemesi gereken ve diktatörün yönetim yılları boyunca sadece Irak sınırları içinde ve kendi halkına karşı değil, ayrıca İran ve Kuveyt'te işlediği savaş suçlarının uluslararası ilişki ve bağlantılarını da ortaya çıkarması beklenen bir ulusal ve uluslararası dava, yarattığı bütün umutlarla birlikte söndü. Çeyrek asır sürmüş iktidar yıllarında halkına her anı, her günü zehir eden, onu idam sehpasına götüren celladının ifadesiyle, 'halkını öldüren, yıkan ve fakirliğe mahkum eden' Saddam infaz edildi. Eğer Saddam'ın suç ortakları, bir zamanlar işbirliği yaptıkları diktatörü ipe göndermede bu kadar aceleci davranmasalardı, Irak'ta bunca şiddet, kan ve gözyaşı varken, yani tam zamanıyken, bu dava muhtemeldir ki, halkların kendi geçmişleriyle yüzleşmelerini sağlayabilecek ve binlerce mağdurun davaya müdahil olması yoluyla tarihsel bir hesaplaşma sürecine dönüşebilecekti. Böyle bir süreç, Saddam davasını, Irak halkları arasında kin ve intikam duygularını besleyen ve körükleyen bir dava değil, tam tersine geçmişiyle hesaplaşmaya kararlı bir Irak'ta, halklar arasında barışın yeniden kurulmasına hizmet eden bir dava haline getirecekti.
Halkların iradesizliği
Oysa Irak'ın yeni egemenleri, daha başından bu dava sürecinin böyle gelişmesine izin vermediler. Irak halklarının bastırılmış toplumsal hafızasına uzanacak ve aralarında yeni ve barışçıl bir dönemin başlamasına yol açacak bir dava ve yargı süreci onların umuru değildi elbette. Bu ölümcül, gaddar, bir o kadar da zalim toplumsal hafızanın oluşmasında onların payına düşen günahların hesabını vermeye nasıl razı olabilirlerdi ki! Ne yazık ki, Kürdü, Türkmeni, Arabı, Süryanisiyle onlara bu rızayı dayatacak bir iradeyi orta yere koyamadı Irak halkları. Ve yüzyılın davası, Saddam'ın adeta bütün sırlarıyla birlikte Tikrit'te toprağa gömüldüğü bir davaya dönüştürüldü. Yeryüzünün egemenleri, her seferinde olduğu gibi, toplumsal hafızanın ortaya çıkmasından ve bu hafızayı insanlığın sorgulamasından korktu. Şimdi de bizi, muhtemelen, soykırımların modern dünyanın hukuk ve adalet değerleriyle ilişkilerinde muazzam zorluklar yaşayan üçüncü dünya diktatörlerinin bir işi olduğuna inandırmaya çalışacak.
Oysa, nasıl ki, Yahudileri Nazizm'den kurtarmak, Nazizme karşı savaşan devletlerin asla bir savaş hedefi olmamışsa, bunun gibi, üçüncü dünyanın mazlum halklarını, diktatörlerin zulmünden kurtarmak da, hiçbir zaman Batı demokrasilerinin hedefi olmadı. Başta ABD olmak üzere Batının bu diktatöre muazzam desteği ve işbirliği olmasaydı ne Enfal olabilirdi ne de Halepçe. Bu destek olmasaydı, iki milyon insanın hayatını kaybettiği ve Batılı ülkelerden satın alınan zehirli gazların İran askerlerine karşı kullanıldığı İran-Irak savaşı olmayacaktı. Kürtlerin, Şii Arapların, hatta Saddam'ın patrimonial iktidarından her nasılsa nasiplenmemiş Sünni Arapların bir kısmının Saddam'ın idam edilmesi karşısında duydukları sevinci ifade eden gösterilerine aldanmayın. Her insanın, yaşam hakkının kutsallığı nedeniyle idama karşı olması gerektiği gerçeği bir yana, sadece 148 Şii'nin infazından sorumlu tutularak idam edilen Saddam'ın Halepçe ve Enfal soykırımlarından yargılanmadan, bu dosyalar doğru dürüst açılmadan idam edilmiş olmasını ne Şiilerin ne de Kürtlerin içlerine sindirmiş olduğuna inanmak çok zor. Çünkü Saddam'ın idamı, onun suçlarını tanıtmaya, anlamaya ve en önemlisi tekrarını önlemeye yarayacak adil bir sonuç olmaktan uzaktır.
Sırları paylaşmak
Öte yandan Saddam, çıkarıldığı bütün duruşmalarda, gerçekleştirdiği soykırımlardan her nasılsa kurtulabilmiş kurbanlarla ve artık hayatta olmayan kurbanların yakınlarıyla yüz yüze kaldığı bütün o özel anlarda, geçmişini sorgulayan bir tavrın içinde olmadı. Tersine bu lanetli geçmişi tanıkların ve hakimlerin huzurunda pervasızca savunmaktan geri durmadı. Şimdiki zamanı ve Irak'ın içinde bulunduğu değişimi okumaktan da yoksundu ve suçla dolu geçmişini kabule hazır değildi. Oysa bizzat bu geçmişin kabulü, Irak halkları arasında, onun idam sehpasına giderken sözünü ettiği birliğin yeniden kurulmasına katkıda bulunabilir ve böylelikle geçmişiyle hesaplaşan, yüzleşen ve halkına korkunç acılar çektirmiş bir diktatör olarak, Saddam Hüseyin, Irak'ın tarihinde farklı ve yeni bir rolün sahibi olabilirdi. Belki de onu idamdan kurtaracak tek seçeneği de buydu Saddam'ın. Hatta onu idam sehpasına yollayan geçmişteki suç ortaklarına ve bugün de Irak'ı işgal edenlere karşı ancak bu yolla karşı koyabilirdi: Sırlarını paylaşarak ve geçmişini kabullenerek. Bunun yerine, o, gücünden hiçbir şey kaybetmemiş bir lider rolü oynamayı tercih etti. Irak halkının onu, kaybettiği egemenlik dünyasına yeniden taşıyacağına, dahası İslam aleminin bir kahramanı haline geleceğine inandı. Tıpkı Milosoviç gibi, savunma pozisyonunu, 'pişman olmamış lider' mitosu üzerine kurdu. Bir ulus-devlet olmaktan uzak, neredeyse dinsel mezhepler ve etnik cemaatler toplumu diyebileceğimiz Irak'ın 'ulusal onuruna' seslenen bir söylemi benimsedi. Irak'ta hiçbir zaman ortak bir değer olamamış ve paylaşılmamış bu 'ulusal onur ve bilinç' adına, Kuveyt'in işgalini ve İran'la savaşı savundu. Çünkü Saddam'ın gözünde, Kuveytliler, 'Iraklı kızlara 20 dinar bedel biçen aşağılık insanlardan başka bir şey değildiler.' Halepçe için yargıcın sorduğu sorulara alaylı cevaplar verdi. Ona göre, Halepçe katliamı düşmanla işbirliği yapan ve böylece ulusa ihanet eden ve Kuran'daki Enfal suresinde de tarifi yapılmış inkarcı ve lanetli bir halkın cezalandırılmasından başka bir şey değildi.
Bütün bu gerçeklere rağmen, Saddam'ın idamı, Irak halklarının toplumsal belleğinin ve hafızasının bir bakıma katli olarak görülebilir. Onun geçmişteki suç ortakları, bu belleğin ve toplumsal hafızanın katilleri olarak hatırlanacaklardır. Saddam'ı idam edenler, idam görüntülerini anbean dünyaya yayanlar, bu görüntüleri cep telefonlarının küçücük ekranlarına sığdırmayı başaranlar, kısacası bize bu görüntüleri seyrettirenler, böylelikle, eli kanlı bir diktatörün neredeyse yücelmesine yol açmakla, onun bu ölü bedeni karşısında insanlık adına uğranılmış ahlaki bir yenilgiden de sorumlu olduklarını hiç unutmamalıdırlar.