Bir katliam belgeseli

"Düşünce Özgürlüğü için 5. İstanbul Buluşması" için İstanbul'a gelenlerden biriydi Tony Angastiniotis. 1966 yılında İskoçya'da, Aberdeen'de doğmuş. Dört yaşındayken de Kıbrıslı Rum olan babasının memleketine dönmüş.
Haber: YILDIRIM TÜRKER / Arşivi

"Düşünce Özgürlüğü için 5. İstanbul Buluşması" için İstanbul'a gelenlerden biriydi Tony Angastiniotis. 1966 yılında İskoçya'da, Aberdeen'de doğmuş. Dört yaşındayken de Kıbrıslı Rum olan babasının memleketine dönmüş. Babası, Lefkoşa ile Magosa arasında küçük bir köy olan Angastina'lı (Aslanköy). Toni'nin çocukluk anıları, babasının çocuk doktoru olarak çalıştığı Magosa'da biçimlenmiş. 1974 yılında savaşla parçalanmış çocukluğu. Sekiz yaşındayken. Babası, Türk ordusunca işgal edilen Magosa'yı terk ederken, şehre son kez tepeden bakmış ve gözünde yaşlarla memleketine dönene dek bıyıklarını kesmemeye yemin etmiş. Yeminini de tutmuş.
Angastiniotis, bağımsız bir gazeteci. 2000 yılında medyayla işinin bittiğine karar vermiş. Kamerasını bırakıp iş hayatına atılmış. Ta ki 2004 yılında Kıbrıs'taki gerilim artana kadar. Kamerasını eline aldığında, artık adasının barışı için yapacaklarını çoktan belirlemiş.
Tony Angastiniotis, kuşaklar boyu Türk düşmanlığıyla beslenmiş bir toplumda en tehlikeli işe soyunmuş. Barış için, adanın bütünlüğü için, düşmanlığın ve nefretin sonu için bir dizi belgesel çekmeye karar vermiş. Tony'nin elinden, 1974 yılının Ağustos ayında Rumların, Muratağa, Sandallar ve Atlılar köylerinden 124 kişiyi topluca katledip bir çöplüğe gömüşünün yürek paralayıcı hikâyesini seyrettik. Belgesel'in adı, "Kanın Sesi. Selden'in İzinde".
Toplu mezardan çıkmış, henüz 16 günlük bir bebek olan Selden'in izini sürerken esir kamplarında tutulduğu için ya da kaderin oyunuyla katliamdan sağ çıkabilmiş birkaç kişinin tanıklığına başvuruyor. Onların ağzından katliamı, toplu mezardan çıkan dostlar, ana-baba, çocuklar ve komşular karşısında hissedilenleri dinlemek, insanın acıyla sınavına tanık olmak son derece sarsıcı.
Bir çöp yığınından dışarı sarkan, çizgili pijamasının yeni görülen çocuk eli; Rumlar köyü bastığında evin farklı yerlerine saklanan ana-baba-çocukların telaşı; saklandığı küpün deliğinden içeri sızan gölgelere bakıp tanrıya Rumların küçük kalbinin sesini duymaması için yakaran çocuk; 14 yaşında eşeğinin üstünde kovboyculuk oynayarak gezerken toplu mezarı bulan, oradan çıkan bütün küçük ölülerin sınıf arkadaşı, o günden sonra şu yaşına kadar gözlerinden bir damla yaş akmamış olan adam; hepsi Tony'nin kamerasına, bizim gözlerimizin içine bakıyor.
Toplu mezarların ortaya çıkması zamanında dünya kamuoyunda büyük yankı uyandırmış olmasına rağmen, Rum tarafınca gerçekliği reddedildi. Türklerin kirli bir savaş propagandası olarak tanıtıldı.
Tony'nin de bu belgesel çalışmasıyla Güney Kıbrıs'ta 'gelmiş geçmiş en beter Türksever vatan haini' ilan edilmiş olması yerkürenin bu paralelinde yaşayan kimseyi şaşırtmayacaktır. Katliamın reddi, reddin üslubu da. Tony, "Bu filmi çekmeseydim geceleri uyuyamazdım. Benim bu konuyla ilgili film yapmamı engellemek istiyorlarsa beni vurmaları gerekecek" diyor.
Taraflı olduğu ileri sürüldüğünde de, "Ben hiçbir zaman Türkler savaş suçları işlemedi demedim. İşlediler. Ama ben Rum tarafınınkilerden sorumluyum. Umarım bir Kıbrıslı Türk de Türk zulmü üstüne bir film yapacak cesareti kendinde bulur" oluyor cevabı.
Tertemiz, ışıklı, çocuksu, ferah bir dili var Tony Angastiniotis'in. Duygusal bir Akdenizli. Kendine enternasyonalist diyor. Sağcılığı da solculuğu da kabul etmiyor. Bütün ömrünü Türk düşmanlığı eğitimiyle geçirmiş bir milliyetçi olarak bir gün, kendi deyişiyle 'sadece meraktan' adanın yakın geçmişini araştırmaya karar veriyor. "Sandallar köyünde bebekleri öldürmüş olduğumuzu, bebek katili olduğumuzu öğrendiğimde, artık milliyetçiliğim için bir temel bulamaz oldum. Biz de barbardık."
Kitabında da coşkuyla anlatıyor. Nefret etmeyi reddettiğini, geçmişle, hakikatle, hatalarımız ve günahlarımızla yüzleşmeden yaşayamayız diyor. Avrupa Birliği'ne girmiş olmasına karşın Kıbrıs Rumlarının tarihe milliyetçi sünger çekmesinin bağışlanamayacağını söylüyor.
Tony'nin kendi milletinin düşmanlıktan nemalanan devlet aygıtına karşı çıkarken karşılaşacağı nefreti biliyordu elbet. Bütün milli kimliğini ötekinin düşmanlığı, barbarlığı ve nefreti üzerinden oluşturan halkların yaratılması gayretlerine karşı mücadele ederken gerçeğin ne kadar acı olursa olsun geleceğin yolunu aydınlatacağına inanıyor. İçtenlikle özür dileyerek başlıyor.
O, Kıbrıs Rumlarının uyguladığı vahşetten sorumlu olduğuna inanıyor.
İnsanlık ufkunu milli bayrağıyla daraltmadan, geniş ve sonsuz kılmak isteyen herkes, fırsatı olsa, onun yaptığını yapardı.
Nitekim yapıyor da. Onlar da belirli çevrelerde vatan haini ilan ediliyor, andıçlara maruz kalıyor.
Ama yapılması gereken tam da budur. Türkiye'de Türkiyelilerle uğraşmak.
Onların örtbas edilmesi uygun görülmüş günahlarıyla toplum olarak yüzleşmemize yardımcı olmak.
Etkileyebileceğimiz, dokunabileceğimiz, kolkola girebileceğimizin hatalarıyla, beslediği nefretiyle didişmek öncelikle.
Geçmişin kemiklerini saygıyla, mahçubiyetle ortaya çıkarıp gerçeklere kaybettiği itibarı kazandırmak.
Her toplumun bağrında beslenen barbarlığın dilini boğmak.
16 günlük çocukları katledebilecek bir nefreti körükleyenlerle yaşıyoruz hanidir.