Bir kirlenmişliğin anatomisi

Bir kirlenmişliğin anatomisi
Bir kirlenmişliğin anatomisi
Bırakın Gezi sürecindeki korkunç sınavı, bırakın "Alo Fatih!" kayıtlarının önümüze serdiği manzarayı, şu fani ömrümüzde hafızamızın gidebildiği herhangi bir geçmişte, "özgür bir basın" zamanı hatırlıyor muyuz?
Haber: MAHMUT ÇINAR* / Arşivi

Sorulan sorulara kızan, soru soran gazetecileri fırçalayan bir Başbakan’ı var Türkiye ’nin. Bir yanıyla, Türkiye’de merkez medya ile iktidarın paslaşmaya dayalı ilişkilerinin, diğer yanıyla medya üzerindeki iktidar-sermaye bloğu baskınının ve hatta baskıyı aşan kontrolünün bu kadar ayyuka çıktığı bir dönemde “basın özgürlüğü” falan gibi laflar etmemizden de pek hoşlanmıyor muktedir. Ama zaten biz de artık söz etmiyoruz basın özgürlüğünden. “Radikal 2 için basın özgürlüğü üzerine bir yazı yazacağım” dediğimde bir arkadaşım iç geçiriyor ve ekliyor: “Asıl fena olan, basın özgürlüğünün yerle yeksan olması değil de bunu hepimizin artık kanıksamış ve kabul etmiş olması.” Çok doğru.
Türkiye’de büyük medya şirketleri, ki bunlara holdingleşme döneminden önceki büyük gazeteleri de katıyorum, ne zaman iktidardan bağımsız olabildi ki? Bırakın Gezi sürecindeki korkunç sınavı, bırakın “Alo Fatih!” kayıtlarının önümüze serdiği manzarayı, şu fani ömrümüzde hafızamızın gidebildiği herhangi bir geçmişte, “özgür bir basın” zamanı hatırlıyor muyuz?

Takvim-i Vekayi

Aslında Türk basını, iktidarın ellerine doğdu ne yazık ki. Hatırlayalım: Bir yandan Avrupa’da gazetelerin toplumsal hayatta ne denli etkili olduğu gören, diğer yandan Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın Mısır’da Türkçe ve Arapça bir gazete çıkarttırıp, bir de üstüne bu gazete yoluyla İstanbul ’u topa tuttuğunu bilen II. Mahmut’un, yayınladığı fermandaki ifadeleriyle, “Gazete konusunu düzene koymak…” için emirle var ettiği İstanbul’daki ilk Türkçe gazete Takvim-i Vekayi, başında memurların olduğu bir sözde haber organıydı. Zaten bir zaman sonra da Saray’ın resmi duyurularını yayınlamaktan başka bir şey yapmaz oldu. Buna rağmen Türkiye’de iktidar ve medya ilişkisinin binlerce trajikomik vakasından biri olarak, devletin gazetesi, basit dizgi yanlışları yüzünden yılları bulan sürelerle ve tabii devlet tarafından kapatılıp durdu.

Yüce ortak devlet

Sonrasında ise daha çok bugünün iktidar-medya ilişkisini andıran “icazet” sistemi devreye sokuldu. Komedi ise hiç bitmedi: Osmanlı’da, biri devletin diğeri de devletin gazete çıkarması için para verdiği bir İngiliz’in çıkardığı iki gazete varken, dolayısıyla devletlû, emir ve icazet verdiği iki gazeteye hükmediyorken, basınla ilgili sınırlayıcı, yasaklayıcı maddeler 1858’de Ceza Kanunu’na girdi. Bunu yasal başka düzenlemeler izledi ve gazeteci, haber yapmak için devletten izin alan bir aktöre dönüştürüldü.
Zaman zaman iktidar partileriyle arası açılsa bile bu yeni aktör için, ordu gibi siyasi olduğu kadar sembolik önemi de olan kurumlarıyla, üstelik atfedilen kutsaliyeti ve eleştirilmezliğiyle “devlet” her zaman en yüce ortaktı. Devletin sözünün dışına çıkılmaz, resmi devlet söyleminin milliyetçi, militarist, yalnızlaştırıcı ve düşmanca ezberi durmadan tekrarlanarak, ülkede devletin sorumlusu olduğu her menfi durum ya gizlenir ya da bir şekilde başka faillere atfedilirdi. Bir düşünün: Biz kendimizi bildik bileli değerli yayın yönetmenlerinin, “Geçenlerde sevgili Başbakanımız telefonla aradı” gururlanmalarını okuduk gazetelerde. İcra ettiği mesleğin, saygınlığını bağımsızlık idealinden aldığını, asıl gurur duyulması gerekenin herhangi bir iktidar odağıyla özel telefon sohbetleri gerçekleştirmemek olduğunu unutmaktan değil, bilmemekten ileri geliyor bu gururlanma hali. En muteber sayılan “gazetecilerin”, lider uçaklarında uçarak en çok iktidar mili kazananlar olduğu bir medya sistemi, bir tek iktidar döneminde, öyle birkaç yılda oluşabilecek bir şey değil zaten. İki örnek, “Alo Fatih!”lere nerelerden geldiğimizi hatırlatmaya yetecektir.

Başbakanlarının gazetecisi

Gazeteciliğin duayeni, usta köşe yazarı Mehmet Barlas, 18 Nisan 2011’de Sabah’ta yayınlanan “Özal neden hâlâ bazı yaşayanlardan daha ileride?” adlı yazısında şöyle diyordu: “Gece sabaha karşı telefon çaldığında arayanın Özal olduğunu bilirdim... Aynı şekilde o gece Özal’ın benim dışımda en az 20 kişiyi daha aradığını da bilirdim.”
Yine ünlü bir yayın yönetmenimiz, Ertuğrul Özkök, Hürriyet’te, 1 Ekim 2009’da yayınlanan “Jurnalci gazetecilere yazıyorum” başlıklı köşe yazısında, “O akşam saat 23 sularında evimin telefonu çaldı. ‘Başbakanlık Konutu’ndan’ aranıyordum. Özal, ‘Ne yapıyorsun’ diye sordu. ‘Çok üzgünüm Sayın Başbakan, bunun olmasını hiç istemezdim’ dedim. ‘Boşver, sen şimdi beni dinle’ dedi ve arkasından beni hayretler içinde bırakan şu sözleri söyledi: ‘Sen şimdi gazetenin tepesindeki bu yazıya bakıp, Başbakan Hürriyet’i sildi, artık benim telefonuma bile çıkmaz diye düşünürsün. Hayır. Hürriyet ve sen başkasın, İstanbul’daki o iblisle, Zürih’teki o iblis başka. Bana her gün telefon edeceksin ve ben de her gün senin telefonuna çıkacağım.’ Tahmin edeceğiniz gibi, İstanbul’daki ‘iblis’ rahmetli Çetin Emeç, Zürih’teki ise patronum Erol Simavi’ydi. Bu sözleri sıkıntılı bir şekilde dinledim. Özal dediğini yaptı. Öldüğü güne kadar ne zaman arasam telefonuma çıktı ve onunla bu ilişkim, gazetecilik kariyerimde yükselmeme çok büyük katkıda bulundu. Ben, bazı gazetecilerin bana ‘Özköşk’ adını takmasına neden olacak kadar Özal’a yakın bir gazeteciydim.” Okurlar olarak tabii ki gurur duyuyoruz.

Alternatifler neyse ki var!

Lakin o çok öykünülen liberal demokratik sistemde basının, en azından ideal olarak, iktidarı en sert biçimde eleştiren, toplumun çıkarlarının bekçiliğini yapan, gelen telefonlarla değil, haberciliğin getirdiği sorumlulukla hareket eden dördüncü kuvvet olması gerektiğini de biliyoruz bir yandan.
Neyse ki alternatiflerimiz var. Bu ülkede gelen telefonlara rağmen haberciliği bildiği gibi yapanların sayısı hiç de az değil. Gezi’nin ruhu, alternatif televizyon kanallarının, gazetelerin, her gün bir yenisine merhaba dediğimiz internet sitelerinin sayısının artmasındaki en önemli tetikleyici oldu. Öyle veya böyle, iktidar-sermaye-medya ilişkisinin vıcık vıcık doğasından haberdar olanlar, daha doğrusu bundan rahatsızlık duyanlar giderek alternatif kalabilenlere yöneliyor. Gerçi özetlemeye çalıştığım bu sorunun epeydir farkındayız; yine de en büyük temizlikler, tozun ve kirin en çok birikmiş olduğu zamanlarda ve yerlerde yapılır. Rahatsızlığımız büyüdükçe, sorunlarımızı çözmek için elimizi daha büyük taşların altına sokma cesaretini bulacağız.

* Bahçeşehir Üni.