Bir modern aydın güzellemesi

Uzun ve meşakkatli çabalardan, ince hesaplardan, alengirli oyunlardan ve bu coğrafya üzerinde yaşayan insanların en azından büyük çoğunluğuna karşın ve onlara rağmen sebat göstererek Rumlardan ayrılmayı başardık.
Haber: TİJEN ZEYBEK / Arşivi

Uzun ve meşakkatli çabalardan, ince hesaplardan, alengirli oyunlardan ve bu coğrafya üzerinde yaşayan insanların en azından büyük çoğunluğuna karşın ve onlara rağmen sebat göstererek Rumlardan ayrılmayı başardık. Bu ayrılığı yaşarken o ünlü tekerlemede olduğu gibi "evli evine, yerli yerine, evi yeri olmayan furamı (çalı çırpıdan oluşturulmuş duvar) dibine ya da sıçan deliğine" diyemedik. Çünkü evler ve yerler ve dahi furamı dipleri ve sıçan delikleri yan yana, can cana, iç içe, dip dibeydi. Kimliğinde bir şekilde Türklük bulunan herkes Türkiye'ye en yakın yöne, doooooğru Kuzey'e dedik. Doğanın ve tarihin akış içinde yapmadığı seleksiyonu "Mutlu Barış Harekâtı" ile ve büyük bir el çabukluğu marifetiyle gerçekleştirdik (ya da en azından öyle yaptığımızı sandık). Sorunları daha doğrusu zorla ve kurgulanmış bir geleceğin inşa edilmesi süreci içinde sorun haline getirilen farklılıklarımızı, coğrafyayı ortasından ikiye bölerek Kıbrıslılara yurtlarını hapishane ve herkesi kendi hapishanesine mahkûm kılarak halledeceğimize -yürekten- inandık. Aslında buna o kadar az inandık ki Rum-Türk-Maronit-Latin toplam nüfusu 5-600 bin kişiyi aşmayan bu küçük ama bize yeten adamızda kurduğumuz düzen/ler/in selametle devamı için, her biri milyonlarla ifade edilen nüfuslara sahip, hayli cüsseli, kodu mu oturtan üç ayrı ülkeyi gardiyan, pardon garantör seçtik. Gene de emin değildik. Buna BM'nin, çeşitli uluslararası kuruluşları ve gardiyantörlerimizin altlarına fiyakalı imzalar kondurduğu anlaşmalarla destek betonları döktük.
Bütün bu süreçler yaşanırken Türk olmak ve bir "Türk tarafı" yaratmakla, bilmem kaçıncı Türk devletini kurmakla, Türkiye ile "et ve tırnak" gibi bir olmakla, anamıza yaraşır uslu, söz dinleyen, baş eğen, çok içinde ve çok için gerektiğinde yok olmaya itiraz etmeyen bir yavru olmakla o kadar meşguldük ki, gözümüz hiçbir şeyi görmedi. Ülkenin patates üreticisi ürününü tarlada çürütürken biz Türkiye patatesi ihraç ettik. Domatesler yollara, sütler Meclisin bahçesine boca edilirken, biz Pınar sütlerle ve Anadolu domatesiyle çarşılarımızı donattık, raflarımızı çeşitlendirdik. Yüz çeşit Türkiyeli makarna çeşidiyle baş edemeyen Güneş makarna fabrikasını çiğnedik geçtik. Narenciye bahçelerini kuruttuk ama biz Antalya portakalı yedik. Özal adamızı ziyarete geldiğinde onu (her nasıl olduysa) elinden tutup tütün fabrikamıza götürdük. Fabrikanın çalışmaya devam edebilmesi için destek istedik. Özal her ne kadar kendisi bunu amaçlamıyorduysa da, TC Devletinin bu konudaki devlet politikasının felsefesini tek cümlede ve yüksek sesle ifade etme tarihsel sorumluluğunu yerine getirdi: "A siz sigara mı istiyorsunuz? Boşverin fabrikayı biz size gönderelim" anlamında güzel bir cümle sarf etti. Türk olmak varken Kıbrıslı Türk olmanın verdiği mahcubiyet bir yana artık bir de kurtarılmış olmanın verdiği minnet ,pardon, şükran duygusu ve daha da beteri yurdumuzun bir yarısını bize "garanti" eden anavatanımıza karşı ayıp etmemek telâşı vardı üstümüzde. Çok ince bir çizgiydi bu. Sürekli balans ayarı yapmak durumunda kalıyorduk düşüncemize, duygularımıza, dilimize ve kuşkusuz hareketlerimize.
Pahalı yabancı
İşte böyle böyle geldik bugünlere. Türkiye'nin işsizini Kıbrıslı Türk işçisinden daha ucuza çalışıyor, sigorta istemiyor, hak hukuk arayamıyor diye bağrımıza bastık. Ama Türkiyeli gazete ve dergilerin Kıbrıslı gazete ve dergilerden ucuz olmasını hiç hazmedemedik. Ne münasebet canım! "Yerli" basın desteklenmeliydi. "Yabancı" medya ürünleri daha pahalı olmalıydı ki, yerliler daha çok satsın. Bu da Kıbrıs Türk kültürünün selâmeti içindi kuşkusuz!
Çörek hellimin yerini simit ve peynir alırken kılı kıpırdamayanlar, evlerin iç bahçelerinde fesleğen ve yaseminin yerini acı biber alırken ucuz ve sömürüye açık işgücü uğruna yüreği titremeyenler, "Ne gelirse gelsin, yeter ki Türkiye'den gelsin kabulümdür" düsturuyla kumarhanelerden offshore bankalara kadar her türlü toplum kemiren kurdu bağrına basıp, besleyip semirmesi için en azından sessiz kalanlar, kuruldukları köşelerde devlet mekanizmasında -bu devlet sanal bile olsa- çarkların dönmesine yardımcı olan mini minnacık bir çivi olmak için kendi kendilerini yontanlar -ki onlar ülkemin necip aydınlarıdır, yazar çizeridir, solunun nerde olduğunu bilmeyen solcusudur, devrimin "a kind of Russian salad" olduğunu zanneden devrimcileridirler- şimdi kalkmışlar Kıbrıslı Türk basınının korunmasından hem de Türkiye medyasına karşı korunmasından söz ediyorlar. Nasıl mı? Türkiye'de 25 YK'ya satılan gazeteyi burada 1 YTL'ye satarak. Ve bu uygulama başladı. Sayelerinde çok daha kaliteli, çeşitli ve üstüne üstlük kaynağından haber veren Türkiye gazetelerini eskisi kadar rahatlıkla alamıyoruz. Birçok haber ve sanat dergisinden de mahrum kalıyoruz. Bir gün "Lokmacı köprüsü yıkılıyor", bir gün sonra ise "Lokmacı köprüsü ne olacak?" diye manşet atan, kendi haberinden ancak okuru kadar haberli gazetelere yereldir diye mahkûm edilmeye çalışıyoruz.
Bundan dolayı mutlu olduğumu hiç saklamadan ve samimiyetle ifade etmeliyim ki, böyle bir mahkûmiyeti yaratmayı başaramayacaklar ve başaramadılar. Çünküüüüüüüü: Kıbrıslı Türk gazeteler Türkiyeli gazetelerden hâlâ daha pahalı, haber açısından çok daha fakir ve edebi metin bakımından ise vahim durumda. Evet, bizi biz yapan farklılıklarımızı ve ayrılıklarımızı korumalıyız ki, kimlik bunalımı yaşamayalım. Ama bunu sadece bir alanda ve özellikle de yanlış bir alanda ve de polisiye tedbirlerle, yasaklarla başarmanın imkansız olduğunu ve iddia edilenin tam tersine Kıbrıs Türk kültürüne iyilik değil kötülük olduğunu da bir zahmet, eğer mümkünse, imkansız gibi görünüyor ama, gene de rica ediyorum görelim ve itiraf edelim.