Bir öğretmen başka ne verebilir?

Yıl 1981... Ödemiş'in küçük kasabası Kaymakçı'da bir sınıf dolusu ortaokul öğrencisi, okullarına yeni atanan öğretmenlerinin müzik dersine girmesini beklerken sınıfın en güzel sesli kızından 'Ölürsem Kabrime Gelme İstemem'...
Haber: MELTEM NİZAMOĞLU ÖZTÜRK / Arşivi

Yıl 1981... Ödemiş'in küçük kasabası Kaymakçı'da bir sınıf dolusu ortaokul öğrencisi, okullarına yeni atanan öğretmenlerinin müzik dersine girmesini beklerken sınıfın en güzel sesli kızından 'Ölürsem Kabrime Gelme İstemem' şarkısını dinliyor. Öğrencilerin bir kısmı masalara kapanıp hüznünü gizliyor, bir kısmı da sınıftaki zalim sevgiliye anlamlı bakışlarla mesaj gönderiyor. Gelen istek üzerine şarkısını bir kez daha seslendiren kız, kendisine gösterilen ilgiden pek memnun ama bu melankolik ortam yeni öğretmenin sınıfa gelişiyle çabuk değişiyor. Öğretmen, "Adım, Şakir Akseki" diyor, "Müzik ve resim dersinize ben gireceğim." Sonra eski model bir teybe Beethoven'ın 9. Senfosini yerleştiriyor. Çocuklar kasetin hangi şarkıcıya ait olduğunu merakla beklerken, düğmeye basıldığında duydukları müzik karşısında kısa bir şok yaşıyorlar. Ardından başlayan gülüşmeler, yerini gülme krizlerine bırakıyor. Öğretmen gösterilen tepkiye hiç aldırış etmeden sakin bir şekilde müziği dinliyor. Çocuklar, gözleri yarı açık bir halde müziğin ritmine göre kafasını sallayan yeni öğretmenlerini, dinlettiği bu garip müzikten daha şaşırtıcı buluyor.
Ertesi gün resim dersinde, yanında getirdiği heykelin üzerindeki örtüyü kaldırıyor. Ortaya çıkan çıplak kadın heykelini görünce yanakları al al olan kasabalı kızlar, utançtan başlarını öne eğiyor. Heykele de ait olsa meme görmekten pek memnun olmuşa benzeyen oğlanların yüzlerini muzip bir gülümseme kaplıyor. Öğretmen, öğrencilere heykelle ilgili düşüncelerini soruyor. Sorular ve cevaplar, konuyu öyle bir noktaya getiriyor ki öğrenciler "ahlak, ayıp, çıplaklık, namus" gibi kavramlar üzerine ilk kez düşünmeye başlıyor. Kolsuz tişört giyen kızların adının çıktığı yıllar ve ahlaki kuralların kadının doğasını, duygularını iyice bastırdığı bir ortam... Bu kavramları sorgulamanın dahi namus ayıbı sayıldığı bir çevreden gelen çocuklar tanıdıkları hiçbir yetişkine benzemeyen bu öğretmenin sınıfta yarattığı tartışmalar karşısında daha bir şaşkına dönüyor. Bir öğretmen geliyor bir kasaba okuluna, öğrencilerinin yüreğine hayata çemberin dışından bakma cesaretinin tohumlarını ekiyor.
Sonra yeteneklerini keşfetsinler diye sayısız ortam hazırlıyor onlar için. Ağaç dallarından dokuma tezgahı yapmayı ve dokumayı, taşı, sabunu, ağaç dallarını yontmayı öğretiyor. Kendisi de boş durmuyor derslerde, kâh resim çiziyor kâh koca kütükleri yontuyor. Ağaç dallarını dikiş kutularına, kalemliklere, heykellere dönüştüren çocuklar yaşadıkları bu yaratma süreci sayesinde hayatlarında ilk kez kendilerine güven duymaya başlıyor.
Dayanışma, grup ruhu
Halk oyunları ekibi kuruyor, davulu kız öğrencisinin eline tutuşturup okulu ilk kez bir halkoyunları yarışmasına sokuyor. Ekip, yarışmada derece alamasa da en fazla alkışı almanın onurunu yaşıyor. Koro kurup yönetiyor. Tiyatro grubu kuruyor. Ardından saz dersi veriyor. Akşam oldu, haftasonu geldi demeden zamanını öğrencileri için hesapsızca harcıyor. Öğrencileri onun çabalarıyla sanatın bütün dallarında yeteneklerini keşfediyor.
Ardından öğrenciler hazırladıkları okul gecelerinde hünerlerini sahneliyor. Kasaba halkı ömrü hayatında ilk kez, düğün dışında bir eğlence görürken okul yönetimi, satılan biletlerle ihtiyaçlarını karşılamayı, öğrencilerse dayanışmayı, grup ruhunu öğreniyor.
Bir gün bahçedeki otları yolup toprağı belliyor. Etraftan topladığı malzemelerle okulun bahçesinde koşu pisti, kum havuzu, voleybol sahası yapıyor. Sonra müsabakalar düzenliyor. Şakir Akseki geliyor okula, bütün yaptıklarıyla ancak bir orkestradan beklenebilecek performansı gösteriyor.
Sık sık öğrencilerine yeteneklerini tanımalarını ve iç seslerini dinlemelerini öneriyor. Kendilerini bekleyen popüler hayatın çekimine karşı öğrencilerini uyarıyor. Yeteneklerini köreltmelerinden korkuyor. Yıllar sonra, o çocuklardan en yüksek puanlı üniversitelere girenlerin arkasından "yazık oldu" diyebilecek kadar hayata başka bakıyor. Bir öğretmen geliyor bir kasaba okuluna, arkalarından yazık oldu dediği öğrencileri şimdi geriye baktığında onun ne kadar haklı olduğunu daha iyi anlıyor.
Bu hafta öğretmenler haftası ve işte size. Yapılacak onca etkinlikte öğretmenlik mesleğini anlatmak için sarf edilecek binlerce sözcüğü havada bırakacak gerçek bir örnek; Şakir Akseki... Midesi bulanan öğrencisine kusması için avuçlarını uzatan, içi sevgi ve inanç dolu bir öğretmen ve aynı zamanda yaptığı yüzlerce resme ve heykele, yazdığı onlarca oyuna karşın sanat tarihinde kaydı olmayan bir sanatçı... Onunla geçirdikleri üç yıl boyunca öğrencileri, öğretmenliğin sanata dönüşümüne tanıklık etti. Öğrencilerinin yüreğinde edindiği sevgi, ölümünden sonra bile Türkiye'nin dört bir yanından onları kaldırıp yeniden biraraya getirebilecek kadar güçlü. Öğrencileri, onun adını verdikleri grupla (sakirakseki@yahoogroups.com) iyi öğretmenliğin öğrencilerinin sınav başarılarıyla ölçüldüğü günümüz anlayışına iyi bir yanıt veriyor. Sevgiyle ve özveriyle yapıldığında bu mesleğin insan yaşamında nasıl bir değişim yaratabildiğini, iyi bir öğretmene sahip olmanın ne büyük bir şans olduğunu göstermeye çalışıyor.
Bir öğretmen geliyor bir kasaba okuluna, mezar taşına vasiyeti üzerine konan "tek bir yıldızla" ışıldayarak, öğrencilerine sonsuz uykusunda bile yol göstermeye devam ediyor... Bir öğretmen bir insana daha ne verebilir ki?

MELTEM NİZAMOĞLU ÖZTÜRK: Bir Şakir Akseki öğrencisi