Bir oyunbozanlık denemesi

A Milli Futbol Takımı Teknik Direktörü Fatih Terim, Türkiye-Norveç maçından sonra, milli takımın Bosna ile yapacağı maçı işaret edip "seyirciye değil taraftara ihtiyacımız var" gibi bir talepte bulunmuştu.
Haber: AYHAN YEŞİLTAŞ / Arşivi

A Milli Futbol Takımı Teknik Direktörü Fatih Terim, Türkiye-Norveç maçından sonra, milli takımın Bosna ile yapacağı maçı işaret edip "seyirciye değil taraftara ihtiyacımız var" gibi bir talepte bulunmuştu. Taraftardan kasıt kuşkusuz maçın sonucuna etki edebilecek düzeyde takımını tezahüratı ile destekleyen, oyuncunun motivasyonunu artıran cevval topluluktur. Ancak Bosna maçında arzu edilen topluluk taraftar değil seyirci olunca, seyirciyi anında taraftara dönüştürebilen anonslar devreye sokulmuştu. Tabiri caizse (caiz olsa gerek) gaz vererek rakibi alt etme çabasından bir örnek. Oysa oyunun doğası ve ahlakı gereği oyun sahada kazanılır, tribünde değil. Tribünün başarıya, coşkuya ve gerilime ortak olması elbette olağandır lakin bunun kurumsal olarak bir taraftar tercihine dönüşmesi, hele ki son milli maçta, seyirci olanların neredeyse kınandığı bir noktaya getirilmesi oldukça tuhaf bir eğilimdir. Hani utanılmasa, bağırıp kendini paralamayan izleyicilere "git evinde otur" denecek. Vatan haini denmediği için kendilerini şanslı da sayabilirler. Ancak asıl sorun "oyun"u sahada kazanmanın erdemi ve yüceliğinin kurumsal olarak reddediliyor oluşudur.
Sportif etkinliklerimizi gittikçe seyirci desteğine endeksleyen bir ruh hali içindeyiz. Oyuncu ya da oyuncuların başarısına bir gölge gibi düşüp başarının "taraftar" olmadan sağlanamayacağına kendimizi inandırmış bulunuyoruz. Özellikle milli müsabakalarda "taraftar" olmanın görev telakki edilmesi, ilk kertede bizi oyunun kendisinden uzaklaştırıp yeteneği ya da oyun başarısını doğru anlamamızı engelliyor. Oyunun ne tür taktikler ve yetenek kullanımıyla kazanıldığını anlamamızı sağlayacak inceliklerin farkına varmak dururken gözü kapalı bir saf tutuşla, bu zevkten kendimizi alıkoyup, yenmeye odaklanmak gibi ilkel dürtülerle coşuyoruz. Tüm bunları yaparken de seyirciliği nedense dışlamış oluyoruz. Oysa seyirci oyunun iç güzelliğinden haz alırken, taraftar, kendini konumlandırdığı cephede sadece galip gelmekten haz alır. Taraftarlık, seyretmenin politik deformasyonundan öte bir şey değildir. Taraftar hep kazanandan yanadır ve büyük bir iştahla hep kazanmak ister, ayrıca tribünde durduğu gibi de durmaz.
Taraftar oyunun aktörü
Oyun, kendini vareden oyuncu topluluğunun dışına taşmış bir anlam taşıyor günümüzde. Bir oyunu devam ettirebilecek yegâne unsur olan oyuncu, yerini ve önemini taraftara bıraktı. Her profesyonel oyunun taraftardan müteşekkil bu asli gücü, bizde özellikle ulusal müsabakalarda oyuncu üzerinde baskı unsuruna kolayca dönüşebiliyor. Taraftar ya da seyircinin müsabaka sonucunu etkilediği su götürmez bir gerçek. Lakin bu etkinin olumlu ya da olumsuz olacağı kuşkulu. Taraftar-oyuncu ilişkisinde oyuncunun arenasında kuralların kati biçimde konmuş olması, seyirci tribününde ise başını alıp giden bir kuralsızlığın kol gezmesi adaletin çarpık bir tecellisi olsa gerek. Seyirci taraftara evrilirken, taraftar ise izlemeyle yetinmeyip sonuca bir şekilde etki etmek ve oyunun aktörlerinden biri olmak istiyor. Bu durum müsabakayı, "saha"nın dışına çıkaran, zamana yayan, başarıyı mümkün olduğunca geniş yığınlara üleştiren bir handikaptır. Öyle ki seyretme eylemi, seyirciyi oyuncu üzerinde adeta hak iddia etme noktasına kadar getirdi. Oyuncu, başarısında gereğinden fazla yüceltilmenin sarhoşluğuyla çok çabuk zıvanadan çıkabiliyorken, başarısızlıkta da taraftarın cenderesinde lince maruz kalmanın şaşkınlığını yaşayabiliyor. Önce şımartıp sonra tokadı basan baba örneğindeki gibi bir etkileşim içerisinde oyuncu ve taraftar. Bu gidişat sporun hiçbir alanında tutarlı ve istikrarlı bir başarı getirmiyor bize.
Süreyya Ayhan'dan Eşref Apak'a, Halter Bayan Milli Takımı'ndan A Milli Basketbol takımına kadar bütün dallarda önce kotarılmış başarıların, arkasından hayal kırıklıklarının yaşandığı bir sportif atmosfer yaratmış oluyoruz. Başarıyı büyütürken aynı zamanda sporcunun sırtına yüklenen tonlarca ağırlıkta bir beklenti ve ilgi yükü oluşturuyoruz. Hayatımızda sporun, oyun oynamanın önemli bir yeri yokken, birdenbire çekiç atma ya da 1500 m uzmanı olabiliyoruz. Seyirciliğin amatör heyecanını unutup başarıyla birlikte histeriye dönüşen sevincimizi, oyuncunun sahasına burnumuzu rahatça sokabileceğimiz bir tahakküme çeviriyoruz. Kazanmanın bu kadar önemsendiği "taraftar" güruhu içerisinde oyuncu, diyetini ödemek zorunda kaldığı bir sorumlulukla başbaşa kalyor.
Sonuç olarak oyunun doğası gereği ortaya çıkan "katharsis"ten payımıza düşene razı olmamız gerekyor taraftarlar ya da seyirciler olarak.