Bir platform ne kadar genişleyebilir?

7.01.2007 tarihli Radikal İki'ye yazan Zübeyit Gün, anladığıma göre, iki şey söylüyordu: (1) Zorunlu iç-göç konusunda büyütülen-küçültülen sayılar üzerinden muhakeme ve münazara yürütmenin, bir noktadan sonra anlamsız olduğunu, (2) "ora'da...
Haber: TAHA PARLA / Arşivi

7.01.2007 tarihli Radikal İki'ye yazan Zübeyit Gün, anladığıma göre, iki şey söylüyordu: (1) Zorunlu iç-göç konusunda büyütülen-küçültülen sayılar üzerinden muhakeme ve münazara yürütmenin, bir noktadan sonra anlamsız olduğunu, (2) "ora'da [Güney Doğu'da] yaşanan travmalar" karşısında, "Türk akademisi[nin] (birkaç istisna dışında) utanç verici suskunluğunu yıllarca sürdürdü[ğünü]." (Yalnız bu konuda mı? Yalnızca akademya mı?)
Gün, "onlar" için/adına "oryantalist" bir tavırla konuşanlar arttı, diyor. Travma bölgesi üzerinden alan-araştırmacılığı-sivil toplum projeciliği yükselirken, "suskunluklar..., acılar, ölümler, sürgünler, göçler, işkenceler, tecavüzler, intiharlar sayılara dökülüyor", diyor. Kurbanların sözcüleri ve "tarafsızlık diline bürünmüş taraflar... Toplumun sivil örgütleri ortayı bulmaya çalışıyorlar... Arabuluculuk ... pervasızlaşıyor..." diyor.
Gerçekten bazen kök-nedenlere inilmiyor, sorunlara cepheden yaklaşılmıyor; sonuçlara ve belirtilere eğiliniyor. O da, sık sık, sorunları perdeleyebilen, hatta yeniden üretebilen sorunlu bir dil ve söylemle ve bunların arkasındaki sorunlu kavramlar ve yaklaşımlarla. İyi niyetli birçok insan çeşitli hegemonik bagajları esaslı ölçüde atamadıkları için empatili fakat paternalist, hamiyetli ve elitist, moralist- hümanist tutumlarda, bazen kendilerinin de istemeyeceği derecede, tevkif olup kalıyorlar. İş bununla da bitmeyebiliyor: Tarihi ve ahlaki asimetrileri, eşitsizlikleri, kusur dağılımını, şiddetin baskın yönünü göremeyip, fiili-faili-mef'ulü birbirine karıştırıp düzleyebiliyorlar.
Bu bir analiz zaafından ibaret değil; objektif ve somut bedelleri de olabiliyor. Sorunlara daha ciddi çözümler getirebilecek başka rasyonel müzakere opsiyonları eleniyor; fazlasıyla ödüncü-uzlaşmacı diskurlarla ve aşırı genişlikte cephe mantıklarıyla hareket etmekle, statükonun dilinin birazcık ötesinde bir dil kullanmakla yol alınabileceği zannedilebiliyor. Sonuç, statükonun hep yeniden üretilmesini koruyan ve kollayan yönetici sınıfların ve onların baskı ve ideolojik aygıtlarının itiraz etmeyeceği, karşısında istifini bozmayacağı bir duruştan öteye gidemiyor. İstenen herhalde bu değil, ama fiili ya da beklenmedik sonuç bu olabiliyor.
* * *
Deklarasyonunu ve davetiyesini Gün'ün de görmüş olduğunu tahmin ettiğim bu konferansın açış konuşmasındaki bir nokta dikkat çekiciydi. Belki de birinci derecede belirleyici faktörlerden biri olarak Kürt sorununun bu hale gelmesinde tarihsel sorumluluğu bulunan milliyetçi, merkeziyetçi, üniter, entegralist Kemalist tekparti ideolojisinin ve rejiminin baş mimarı olan siyasi liderin Kürtlere özerklik sözü verdiğini, ancak daha sonraki yönetimlerin bunu yerine getirmediği ifade edildi.
Kayıtlarda bulunduğu savlanan ve belgesi/kaynağı titizlikle yorumlanması gereken, belli bir konjonktürde (1923 İzmit Konuşması?) realpolitik pragmatizmiyle söylenmiş olabilecek (arkası gelmeyecek ya da tersi gelebilecek), örneği bol bir siyasi retoriğe mi sığınılacak? Hele bu kadar yaşamsal bir konuda? Gayri bütün söylemi ve icraatı tersi olan bir siyasi liderin (-kült kişinin) konjonktürel bir ifadesinden medet umulur mu? Bu, realpolitik midir? Pragmatizm midir? Taktik midir? Tek seçenek midir, vs.?
Kemalizmin (klasik ve aktüel), bu sorunun kök nedeni olduğu bilinmiyor mu? Yoksa, bilip de bilmemezlikten mi geliniyor? Muhatabın, sizin için ölümcül silahını elinden alıp ona doğrultma hatasının nasıl ters teptiği 27 Mayıs 1960'ta ve 12 Eylül 1980'de görülmemiş miydi? Atatürk'ün kendisi Nutuk'ta (1927) Lozan bağlamında, "Kürdistan" başlığını açıp saniye kaybetmeden "Bittabii mevzu-u bahis ettirmedim" demiyor muydu? 1925, 1930, 1937 büyük tenkilleri (C. Bayar'ın deyişiyle "Dersim'i vurduk") ve 20 küsur küçük tedip, onun ömrü içinde gerçekleşmedi mi?
1921 Anayasası
Evet, 1921 Anayasası da (ki üç yıl içinde değiştirildi) meseleye aşağıdaki gibi yaklaşıyordu:
1921 Anayasasının 10-21. maddeleri yerel yönetimle ilgilidir. Vilayetler, "tüzel kişiliği" olan "özerk" birimler; kazalar, tüzel kişiliği olmayan, merkezi yönetime bağlı "idari ve inzibati" birimler; nahiyeler yine "tüzel kişiliği" olan "özerk" birimlerdir. Vilayetler ve nahiyeler, "şuraları" ve "idare heyetleri"nce yönetilirler. Vilayette, Büyük Millet Meclisi Hükümeti'nce atanan, onun "vekili ve temsilcisi" olan vali, kazada onun emri altındaki kaymakam bulunur. Vali "devletin genel ve ortak görevlerini" yürütür, yerel yönetime ancak "devletin genel görevleriyle yerel görevler arasında çatışma halinde" müdahale eder.
1921 Anayasasında neredeyse federalist bir yaklaşımla ele alınan, ama daha sonraki anayasalarda başka türlü düzenlenen, merkezi yönetim-yerel yönetim ilişkilerini somutlaştıran 11. maddeye göre, iç ve dış siyaset, şer'i, adli, askeri işler ve uluslararası iktisadi ilişkiler dışında kalan vakıf, medrese, eğitim, sağlık, iktisat, tarım, bayındırlık ve sosyal yardım işlerinin düzenlenmesi ve yönetimi -Büyük Millet Meclisi'nce çıkarılan kanunlara göre- vilayet şuralarının yetkisi içindedir. Ama 22. ve 23. maddelerde öngörülen "Genel Müfettişlik" kurumu ile vilayetler merkezi yönetimin denetimi altına alınmıştır:
"Genel müfettişler devletin genel görevleriyle, yerel yönetimlere ait görevleri ve kararları sürekli denetlerler." (T.P., 'Türkiye'de Anayasalar', 1991, ss. 20-21).
15 yıl önce yapılan bu tespite konu olan husustan, epizodik/akademik bir ilginçlikten başka ne çıkar ki? 1925'i bile bulmayan bir iradedir bu; 1924 Anayasası hemen "tevsii mezuniyet"i (merkezi yönetimin izniyle yetki genişliğini) getirir.
Barış dili
Deklarasyonda ve davetiyede kullanılan "barış dili"nin ilk bakışta seçilen pütürlerinin ardındaki gestalt nedir? "İç dinamikler", yurtseverlik, kol-yen, elâleme karşı, dış mihraklar, milli birlik, vs.'yi çağrıştırmıyor mu? "Sosyal barış", devlet ve işveren ağzı değil mi? "Ortak acı/yazgı", Kemalist CHP halkçılığı ve organizmacılığının tortusu değildir de nedir? Bunlar da, kongre koalisyonunun kompozisyonu da -ki buna girmeyeceğim-, iktidarı-muhalefeti, emeği-sermayeyi, devleti-sivil toplumu (-sivil toplumun dışındaki toplum nerede?) uyum içinde kucaklayabilecek (!) bir cephe/sentez midir, yoksa bir milliyetçi cephe amalgamı mıdır?
Kemalizmin üzerine bir de, farkında olmadan, Amerikanizm bindirilmiyor mu? Deklarasyondaki "toplumun dokusu tahrip oldu" (edildi, falanca(lar) etti(ler) değil de, edilgen ve faili meçhul) ABD Dışişleri Bakanı Condy Rice'ın Irak için söylediği "fabric of society bozuldu"sunun (sanki iyice bozan bizzat ABD değilmiş gibi) Türkçeye adaptasyonu mu?
Erken, orta, geç/gecikmiş milliyetçiliklerin hiçbirine siyasi-felsefi yakınlık duymuyorum; en çok, dil ve sanat zenginliği yaratacak kültürel (o da etnik ve dinsel içerikli bölümleri değil) çoğulluklara varım. Ama erken türlerin kalkıp geç türlere mutlak ambargo koymaya hakkı olduğunu da düşünmüyorum. Barış içinde eşitlikçi ve özgür ve çoğulcu yaşamanın etno-siyasi olmayan demokratik-idari formülleri tabii ki var ve bunları konuşmaya başlayacağımıza, idare-i maslahatın dilini konuşmakta ısrar mı ediyoruz?
"Sosyal barış", etimolojisi ve semantiği itibarıyla, sınıflarüstücü ve entegralist, devletçi, ünitarist, statükocu "altın üçgen"in (sermaye-emek ahengini savunan devlet-sermaye-sarı sendika) ağzıdır. Realpolitik yapma vehmiyle merkez mi avutuluyor, yoksa bu saatte hâlâ merkezin dilinin dışına mı çıkılamıyor? Nece konuştuğumuz, biraz da nasıl baktığımızın karinesi değil mi? Dağ-ova, tokluk-barış, ekonomizm-demokrasi gibi karşıtlıklar ile gerçek nedensellikler birbirine karıştırılabiliyor. (Vaktiyle, sendikalar siyaset yapmasın sadece toplu sözleşme yapsın denmişti. Tabii siyaset kalkınca, ekonomik pazarlık gücü de kalmamıştı.)
Çok karmaşık bir sorunun sadece birkaç cephesini irdelemek için biraz sivri bir dil kullandım, bazen da çağrıştırmalarla yetindim. Yoksa, net bilançoda, barışçıl girişimleri elbette destekliyorum.
TAHA PARLA: Boğaziçi Üni., öğretim üyesi