Bir vatandaşlık hakkı talebi

Geçen hafta yine Radikal İki'de yayımlanan bir yazıda, Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü'nün (HÜNEE) Devlet Planlama Teşkilatı'nın (DPT) talebi üzerine gerçekleştirdiği ve sonuçlarını 6 Aralık'ta kamuoyuna duyurduğu...
Haber: DİLEK KURBAN / Arşivi

Geçen hafta yine Radikal İki'de yayımlanan bir yazıda, Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü'nün (HÜNEE) Devlet Planlama Teşkilatı'nın (DPT) talebi üzerine gerçekleştirdiği ve sonuçlarını 6 Aralık'ta kamuoyuna duyurduğu "Türkiye Göç ve Yerinden Olmuş Nüfus Araştırması"nı (TGYONA) ele almıştım. Yazıda, basında hak ettiği ilgiyi bulamayan bu önemli araştırmanın, son 20 yılda Türkiye'nin Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde gerçekleşen zorunlu ve zorla göçe ilişkin iki temel soruya yanıt verdiğine işaret etmiştim: 1) Zorla ve zorunlu olarak yerinden edilen nüfusun sayısal boyutu nedir? 2) Bu nüfus neden ve kimlerce yerinden edildi? Yazıda, öncelikle ikinci soruya yanıt aramış, son derece temkinli, öznesiz ve edilgen bir dille yazılmış raporun bütününün dikkatli bir okumasının resmi söylemin yıllardır kabul etmekten kaçındığı bir gerçeği ortaya serdiğini belirmiştim. Bu gerçek, güvenlik görevlilerinin büyük çoğunluğu Kürt olan sivil halka korucu olmaları için, rapordaki ifade ile, "talep"te bulunduğu, bu talebe uymayanları ise evlerini boşaltmaya zorladığı idi. Yani, BM'nin isteği üzerine devletin gönülsüzce yaptırdığı, nedeni hâlâ tatmin edici bir şekilde açıklanmamış olan aylar süren bir gecikmenin ardından, sivil toplum ve uluslararası kamuoyunun baskısı sonucu açıklattığı yarı-resmi bir rapor, Türkiye'nin belirli bir döneminde ve bölgesinde devletin kendi vatandaşlarını zorla yerinden yurdundan ederek sokakta bıraktığını ortaya koyuyor.
Şimdi, geçen hafta yer darlığı nedeniyle ele alamadığım birinci sorunun yanıtını arayalım. HÜNEE raporunun belki de en çok merak edilen bulgusu, yıllardır devlet ve sivil toplum kuruluşları arasında büyük bir anlaşmazlık konusu olan yerinden edilen nüfusun sayısal boyutuydu. Raporun açıklandığı Ankara'daki toplantıya katılanların birçoğunun gözleri, raporda ve basın özetinde öncelikle bu sorunun yanıtını aradı. HÜNEE araştırmasının başlamasından bu yana belki de Nobel veya Oscar ödülü sonuçlarının yarattığına yakın bir heyecanla beklenen yanıt, yine yeterince bilgi sahibi olmayan muhabirlerin gözünden kaçacak şekilde, basın özetinin en alt sıralarında yer alıyordu: "Göç veren 14 ilin kentsel yerleşim yerlerinden güvenlik nedenleriyle göç eden nüfusun tahmini büyüklüğünün 953,680 ile 1,201 bin arasında olabileceği görülmektedir."
Yanlış resmi rakamlar
Dolayısıyla, son 20 yılda 950 bin ile 1,200 bin arasında kişi, güvenlik görevlilerinin ve PKK'nın zoruyla veya çatışma ortamı nedeniyle zorunda kalarak topraklarını terk etti ve ülkenin doğusundaki ve batısında kent yoksullarının arasına karıştı. Bu sayı, en başta şunu ifade ediyor: Yıllardır, sivil toplum örgütlerinin ve araştırmacıların tüm itirazlarına rağmen, ısrarla yerinden "olmuş" kişilerin sayısının 350 bin-370 bin civarında olduğunu ileri süren devlet, kamuoyunu bilerek yanlış bilgilendirdi. Bilerek diyorum, çünkü İçişleri Bakanlığı tarafından ileri sürülen resmi rakamlar herhangi bir bilimsel araştırmaya veya veri tabanına dayanmıyordu. İçişleri Bakanlığı'nın rakamları sadece, göç etmeye zorlanan veya göç etmek zorunda kalan, aç, susuz, evsiz, barksız sokakta kalan ve gıda, barınma, giysi gibi acil ihtiyaçlarını karşılamak için çaresizlik içinde kaymakamlık ve valiliklere başvuran mağdurları ifade ediyordu. Raporun bulguları ışığında soralım: Köyü bizatihi devletin güvenlik görevlileri tarafından boşaltılan, yakılan, yıkılan, aileleri, akrabaları, komşuları öldürülen, işkenceye uğrayan, gözaltında kaybedilen Kürt vatandaşların kaçı, hele ki Olağanüstü Hal (OHAL) döneminin koşullarında aynı devletin kapısını çalmaya cesaret edebilirdi? Bu sorunun yanıtını, Kürt sorununun dinamiklerini ve OHAL döneminde yaşanan hukuksuzluğu bilen herkes gibi, İçişleri Bakanlığı yetkilileri de biliyor(du). Ancak, hâlâ aşikarı inkara dayanan resmi politika, onları bu soruyu içtenlikle yanıtlayabilmekten alıkoyuyor. Bu politika hâlâ, devletin köy boşalttığını rededder ve yerinden "olmuş" kişilerin PKK baskısıyla veya "kendi istekleriyle" yaşam yerlerinden ayrıldığını öne sürer (üstelik, resmi söylem bu haliyle bile çelişkilidir: Bir yandan bu nüfusu tanımlamak için kullanılan yerinden "olmuş" ifadesi, diğer yandan bu kişilerin bazılarının/birçoğunun PKK tarafından köyünden çıkarıldığı iddiası). Herkesin bildiğini inkârda gösterilen bu ısrar o denli ironiktir ki, İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu, devletin köy boşaltmış olduğunu mümkün olduğunca dolaylı ve üstü kapalı olarak ortaya koyan HÜNEE raporunun tanıtım toplantısında yaptığı konuşmasında bile, "bölücü terör örgütü nedeniyle çok sayıda insanımız köyünü, mezrasını, yerini yurdunu terk etmek zorunda kalmıştır" diyor, raporun PKK'nın yanısıra güvenlik görevlilerinin de sivil halkı göç etmeye zorladığı bulgusunu görmezden geliyor. Eğer "terör örgütü olmasaydı, devlet de bunları yapmak zorunda kalmazdı" denmek isteniyorsa, bilinmeli ki, bir hukuk devletinde kamu otoritesi terörizmi vatandaşının anayasal haklarını ihlal etmek için gerekçe olarak gösteremez.
Sadece yüzde 12
Öznesiz ve edilgen diline, bazı kritik bulguları üstü kapalı biçimde yazmasına ve bulgular ile öneriler arasındaki kopukluğa rağmen, HÜNEE raporu akademisyenlerin, insan hakları savunucularının, sivil toplum kuruluşlarının ve tabii ki devletin gözardı edemeyeceği, etmemesi gerektiği derecede önemli veriler içeriyor. Örneğin, yerinden edilmiş nüfusun gerçek sayısı resmi rakamların neredeyse üç katı olduğuna göre, geri dönenlere ilişkin resmi veriler de yanlış. Rapor, köylerine dönenlerin oranının İçişleri Bakanlığı'nın ileri sürdüğü gibi üçte bir değil, sadece yüzde 11-12 olduğunu gösteriyor (s. 63). Üstelik, yerinden edilenlerin yarısı (yüzde 49,9) geri dönenlere Köye Dönüş ve Rehabilitasyon Projesi (KDRP) altında verilen devlet yardımlarından haberdar değil. Geri dönenlerin yüzde 88,5'i, devletten bugüne kadar herhangi bir yardım almadığını, yüzde 91,3'ü de beklentilerinin karşılanmadığını belirtmiş. O halde, İçişleri Bakanlığı yetkililerinin TESEV tarafından 4-5 Aralık'ta İstanbul'da düzenlenen uluslararası sempozyumda verdiği bilgilere göre, 2000-2006 arasında KDRP kapsamında yapılan 57 milyon YTL'lik harcamadan kimler yararlandı? Bu harcamaların bir bölümünün altyapı hizmetlerine ayrıldığını biliyoruz. Ya gerisi? Bütçesi, amacı ve kapsamı şeffaf olmayan KDRP yardımları asıl sahiplerine ulaşmadığına göre, kime ulaştı? Demek ki, raporda yerinden edilenlerin Tazminat Yasası'na ve KDRP'ye başvurmama nedenleri arasında sayılan "kamu kurumlarına güvensizlik," mevcut koşullarda anlaşılmayacak bir durum değil (s. 90).
Geçen haftaki yazıda, Türkiye'nin 1 milyon civarındaki vatandaşının hangi koşullarda göç ettirildiğini ve göç süreci ve sonrasında neler yaşadıklarını öğrenmemiz için mağdurların kendi dillerinden anlattıkları hikâyelerin önemine değinmiştim. Ancak, HÜNEE elinde olan bu hikâyeleri henüz bizimle paylaşmış değil. TGYONA, yaklaşık 6,000 hanede yapılan anketlere dayanan niceliksel bir çalışma ile 70 kişi ile yapılan derinlemesine görüşmelere dayanan niteliksel bir çalışmadan oluşuyor. Oysa HÜNEE, 6 Aralık'ta kamuoyuna sadece niceliksel çalışmanın bulgularını açıkladı. Bu bulguları açıklama ve anlamlandırma açısından hayati önem taşıyan anket soru formu ve niteliksel çalışmanın bütün bulguları ise hâlâ gizli. HÜNEE yetkilileri, niteliksel araştırmanın ne zaman kamuoyu ile paylaşılacağına dair soruyu "bizden bu kadar" mealinde yanıtlarla geçiştirdi. O halde, aynı soruyu, araştırmanın hamisi olan ve gerek niteliksel gerek niceliksel araştırma raporlarını 2006'nın bahar aylarında teslim almış olan DPT'ye ve araştırmanın siyasi sorumluluğunu taşıyan İçişleri Bakanlığı'na soralım: Niteliksel araştırmanın sonuçlarını ve anket soru kağıdını ne zaman açıklayacaksınız? Zira, bu bilgiler açıklanmadıkça kamuoyu eksik bilgilendirilmiş, HÜNEE raporunun DPT'ye teslim edilmesinden aylar sonra açıklanmış olmasının kafalarda uyandırdığı soru işaretleri de yanıtsız kalmış olacak. Her geçen gün daha da iyi fark ediyoruz ki, geçmişiyle yüzleşemeyen bir toplum ilerleyemez. O halde, zorunlu göç ve Kürt sorununun demokratik çözümü için, devletin elinde olan bu çok önemli bilgileri, bu bilgilere erişim hakkı olan vatandaşlarıyla, bizlerle, daha fazla gecikmeksizin paylaşmasını talep edelim.