Bir zamanlar neydik

Bir zamanlar neydik
Bir zamanlar neydik

?Bulunduğumuz Yol?da Barbra Streisand, ödün vermez bir muhalif.

Vakit, 50'li yıllar. McCarthy esip savuruyor. Komünistler, komünist olabilecekler, komünist avına karşı çıkanlar, vicdanı olanlar birer birer dökülüyor
Haber: YILDIRIM TÜRKER / Arşivi

Kanımca öztürkçe yiğitliğinin en hayırlı buluşlarından biri bizi daüssıladan kopardıktan sonra nostalji’nin işaret ettiği iki anlam için iki farklı kelime önermesiydi. Her ikisini de mutluluk ve şükran ile kullanıyorum.
Çağsama ile yurtsama.
Şimdi dil ile başı dertte zevatın burun büküp, “ben bu sözcüklere sıcak bakamıyor, bana dayatılıyor diye düşünüyorum’’ diye huysuzlanacağını tahmin etmek hiç de zor gelmiyor. Varsın onlar ‘diye düşünsünler’. Konumuz bu değil.
Geçen gece eve döndüğümde eskilerden bir filme yakalandım. The Way We Were/Bulunduğumuz Yol.
Bu filmi yaşı yetişmeyenlerin de en azından işitmiş olduğundan eminim. Barbra Streisand ile Robert Redford’un oynadığı bu film, çoktan ‘kült’lük mertebesine kavuşmuş bir Hollywood yapımı. Birbirine hiç benzemeyen; birbirine erimeyi reddeden iki insanın aşkı üstüne unutulmaz bir aşk filmi olmasının yanı sıra bu kadar şık bir ‘kült’ olmasının nedenlerini de tartışmalı elbet.
Çağsama üstüne bir film öncelikle. Aşkın ilk anından itibaren insanı pençesine alıveren çağsama üstüne. Aşkın ilk nefesinde; o herkesin karşısındakinin canına-kanına-hayatına eriyiverebileceğine inandığı günlerde; uğruna ‘ben’den geçtim hayattan vazgeçebileceğini sandığı zamanlarda yaşanana duyulan özlem. Bir zamanlar neydik ağıdı.
Bu duygunun nice acılar, nice sınanmalardan geçmiş orta yaşlılar için neredeyse en meşru duygu olduğu çağımızda bu filmin neden herkesi ağlattığı çok açık.
Henüz yolun başında, kaybedeceğimiz zincirlerden başka hiçbir şeyimiz olmadığı günlerde muhteşem savaşçılardık. Kaybedeceğimiz zincirler de çoğunluk sıkıntının halleriydi.
Barbra’nın oynadığı Katie, uzlaşmaya-barışmaya gönlü olmayan, başbelası bir muhalif. Ne var ki âşık olduğu Hubble (Redford), geleceğini ihaleye çıkartmış, henüz hayatın kendisine sunduğu seçenekleri bir bir değerlendirmemiş bir yakışıklı. Yetenekli. Yazar. Ama Hollywood’un cazibesi karşısında çaresiz teslim olan, yarım bıraktığı romandan vazgeçip türlü çeşitli tavizlerle Hollywood’un kaymağına senarist olan bir hayat girişimcisi.
Adam iyi niyetli. Âşık. Ama dünyalı.
Kadın iyi niyetli. Âşık. Ama hülyalı. Üstelik midesi bulanıyor. Yalayıp yutamıyor. Hubble’ın da yakındığı gibi her şeyi ciddiye alıyor. Doğruculuğu ve vicdanı yüzünden herkesin ağzının tadını kaçırıyor.
Seyircinin de. Seyreden de bu ‘sahici güzel’ olmayan sevimsiz Yahudi kızın kıçını bir yere koyup artık haline ve kazandıklarına şükretmesini istiyor.
Vakit, 50’li yıllar. McCarthy esip savuruyor. Komünistler, komünist olabilecekler, komünist avına karşı çıkanlar, vicdanı olanlar birer birer dökülüyor. Hollywood’da varolmak, hayati bir etik sınavında kopya çekerek yırtmayı gerektiriyor. Parlak yakışıklı yazardan da beklenen o. Ama karısı söz dinlemiyor. Nümayişlere katılıyor. Kocasının şanını yerle bir ediyor.
Nitekim, ayrıldıklarından yıllar sonra karşılaştıkları final sahnesinde, kadın savaş karşıtı bildiriler dağıtırken adam New York’a dizi yazmaya gelmiş bir “winner” olarak ona “Hiç vazgeçmeyeceksin, değil mi?” diye sorar. Ama kadına hâlâ âşık olduğunu açıkça görürüz.
Bu filmi bir kez daha seyretmek, bu Casablanca kadar ağırlıklı çağsama malzemesi karşısında dünyanın halini düşündürttü, kaçınılmaz olarak.
Gerçekten de dünyanın yakın geçmişinde insan ilişkilerinin dilinde beter bir yarılma yaşandı. Bu filmin, kapitalizmin vites değiştirip vahşi yüzünü insanlığın pullarına bastığı, dünyanın muhafazakârlığa teslim olduğu 80’leri beklemeyip 73 yılında çekilmiş olması ona anakronistik bir özelliğin yanı sıra bir öngörü zenginliği de katıyor. Filmin son sahnesinde Katie’nin dağıttığı bildiriler, Vietnam savaşına yönelik açık bir mesaj da üstleniyor.
Feminizmin, çiçek çocuklarının, kara panterlerin dünyanın algısını değiştirmiş olduğu dönemde geçmişin hakikat savaşçılarına da Hollywood usulü bir selam yolluyor.
Pekiyi, bu filmi vazgeçilmez kılan nedir? Elbette filmde yitirilen aşka ağlıyor insanlar hâlâ.
Ama onun ötesinde Sex and the City’de bile hasretle anılıyor olmasının tuhaf bir yanı var doğrusu.
Katie, filmin kendinden ünlü finalinde, Hubble’dan ayrılmasının üstünden yıllar geçtikten sonra şehrin civcivli bir yerinde savaş karşıtı bildiriler dağıtıyor. Hubble da güzel ve kendine pek uygun kız arkadaşıyla yolun karşısından onu görüyor. Katie’nin saçları tımarsız, filmin çekildiği dönemin ‘afro’suna dönüşmüş. Karşılaştıklarında hâlâ birbirlerine âşık olduklarını anlıyoruz. Ama ikisi de yoluna devam etmek zorunda. Çünkü onlar, farklı dünyaların insanları. Final kamerası uzaklaşırken Katie çığlık çığlığa bildirilerini dağıtmaya dönmüştür bile.
Dünya, o doğuştan muhalif, etiği sert kolalı, kendini dünyadan sorumlu hisseden çetin cevizin, o hırçın hayalcinin yine demode saçları, sarsak telaşıyla o sokakta bildiriler dağıtarak ömrünü tüketmiş olduğuna yanıyor.
Popüler bir aşk hikâyesi de henüz heyecanını tüketmemiş, reddiyle savaşları durdurabilen insanların zamanından doğru uğursuz bir kehanette bulunmuş oluyor.
Katie’nin yenilmiş olduğunu düşünmüyoruz elbet. Ama yakışıklı-başarılı-girişimci-çağdaş sevgilisini kaybetmiş işte. Dünya sanki Katie’nin yanından umursamazca dönüp uzaklaşmış. Katie yayan kalmış.
Bu filmin bunca yıldır hâlâ seyredilmesinin, insanları etkileyebilmesinin altında yatan, dünyanın, geçen yüzyıl sonlarında yitirmiş olduğu ‘gelecek duygusu’na duyduğu özlem, kanımca. Aynı zamanda Katie’lerin gayretiyle inkişaf etmiş insanlık imgesine de hürmet.
Şimdi, kapitalizmin çok sert vites değiştirdiği şu günlerde Marx’ın Kapital’inin satışlarında olağanüstü bir fırlama olmuş.
Katie’lerin bütün uyarılarını kös dinleyen Hubble’ların inşaatındaki çatlak, bir kez daha milyonların açlığına, savaşların, muhafazakârlığın yükselmesine neden oluyor işte.
Sinema seyircisi orta sınıf, Katie’ye karşı Hubble’ın işbirlikçisi olmuşluğuna döküyordur belki onca gözyaşını.