Birleşmek ya da birleşmemek

AKP iktidarının çeşitli kurumlarda ve toplumun bazı kesimlerinde yarattığı endişeler, Cumhurbaşkanını seçme ısrarı ve inadıyla üst seviyelere çıktı.
Haber: ENGİN ÖNEN / Arşivi

AKP iktidarının çeşitli kurumlarda ve toplumun bazı kesimlerinde yarattığı endişeler, Cumhurbaşkanını seçme ısrarı ve inadıyla üst seviyelere çıktı. Peşisıra muhtıra ve büyük katılımlı mitinglerin düzenlenmesi ile siyasal hayatımızda hareketli günler yaşanmaya başlandı. Mitinglere yüksek katılımın olması çeşitli açılardan yorumlandı. Kimisi bunları AKP'nin sonu olarak ilan etti, kimisi ise 70 milyonluk ülkede bu kadar katılımın çok da abartılmaması gerektiğini ileri sürdü.
Mitinglerin mesajını tercüme ederken de farklı değerlendirmeler yapıldı. Mitinglere katılanların tam anlamıyla homojen bir kitle olduğu söylenemez. Ama bu kalabalıkların ortak paydası, AKP iktidarının Cumhuriyet ve laikliği tehdit edici girişimlerde bulunduğu algısıydı. Mitinglerin diğer önemli ve ortak mesajı, merkez sol ve sağda birleşme talebiydi. Yani mitinglerden iktidara da muhalefete de uyarı vardı.
Koalisyon hükümetlerinin neden olduğu sorunlar ve radikal sağın istikrarlı yükselişi karşısında sık sık birlik talebi gündeme getiriliyor. Özellikle merkez solun başarısızlığını açıklamada, bu gerekçe çok sık kullanılıyor. Bundan 15 yıl önce Uğur Mumcu'nun öldürülmesi üzerine gerçekleştirilen protesto gösterilerinde de iki slogan öne çıkıyordu: "Türkiye laiktir, laik kalacak" ve "Solda birlik sağlansın".
Merkez sağ ve sol birden fazla parti ile seçimlere girmeye başladığında Demirel, "Bir bilen", Ecevit ise "Bir bölen" olarak anılıyordu.
Bölünmelerin ideolojik gerekçelerden kaynaklanmadığı ve yapay olduğu çok yaygın bir kanaattir. Bu bölünmelerin temelinde, liderlerin pozisyonunu koruma kaygısının yattığı görüşü çok yaygındır. Ecevit, SHP olduğu halde DSP'yi kurunca, bunu kendince bazı gerekçelere dayandırıyordu. Partisinin Batı kökenli ideolojilerin ürünü olan "sosyal demokrat" değil, "demokratik sol" olduğunu, Türkiye'nin gerçeklerine uygun yerli bir ideolojiyi benimsediğini ileri sürüyordu. SHP ve CHP'den farklı olarak "inançlara saygılı laiklik" anlayışı ile sosyal demokrat partilere oy vermeyip sağ partilere oy veren kitlelerin DSP'ye destek vereceğini, toplam sol oyların bu şekilde artacağını umuyordu.
Zeytin dalı
SHP'nin ayrı parti olarak tekrar kurulmasında ise ideolojik gerekçelerden çok, örgütsel sorunlar ön plana çıkarılıyordu. Genel başkan adayları veya bazı siyasi şeflerin birarada duramamasına çare olarak yeni bir model öneriliyordu. "Madem ki aynı parti altında birarada olamıyoruz, o halde herkes kendi partisini kursun, bir şemsiye altında seçime girilsin." Bu modele, İtalya'dan esinlenerek "zeytin dalı" adı verilmeye çalışıldı. İtalya'daki ittifak modeli, solun belli ölçüde farklı renklerinin seçim ittifakı idi. Oysa, Türkiye'deki merkez sol için önerilen model, zeytin dalından çok, "papatya modeli"ni andırıyordu. Aynı duyarlılıklara, aynı ideolojiye ve benzer tabana hitap eden partilerin ittifak önerisi.
Ancak aynı ideolojik yaklaşıma sahip olduğu halde aynı parti altında birarada olmayı zorlaştıran koşullar, seçim zamanlarında biraraya gelmeyi de zorlaştırıyor.
Sorunu oyların bölünmesi olarak görmek, solun yaşadığı derin ideolojik krizi ihmal etmek anlamına gelecektir. Ayrıca radikal sağın sürekli yükselişini soldaki (hatta merkez sağdaki) parçalanma ile açıklamak mümkün müdür? Merkez sağ ve soldaki erimenin nedenlerini anlamadan ve buna karşı çare aramadan, çözümü sadece birleşmede aramak gerçekçi değil. Merkez solun ve merkez sağın erimesi ayrı partilerin olmasından mı kaynaklanıyor? Yoksa yeni sorunlar ve farklılaşan sosyal talepleri anlayıp ona göre projeler üretememesinden mi?
Türkiye'de toplumun sol diye bir talebinin olmadığı ortada. Solun sosyolojik tabanı olarak nitelenen işçiler, köylüler, işsizler, gecekonduluların... vb. oluşturduğu geniş kesimlerde böyle bir beklenti hissedilmiyor. Bu durumun nedenlerinden biri, kendini sol olarak tanımlayan partilerin, sosyal dayanışma ve eşitlik sorununu ihmal edip ağırlığı, rejimin tehdit altında olduğu kaygısını siyasallaştırmalarıdır. Yani alan daraltmasıdır. AKP iktidarının laiklikle ilgili tehditkâr girişimleri, şüphesiz hafife alınacak konular değil. Solun bu konuda duyarlı olmasında da yadırganacak bir taraf yok. Ancak Cumhuriyet ve laikliği, dayanışma ve eşitlik sorunlarını teferruat olarak görmek, solun kendi kendini inkarı anlamına gelir. Sola yönelik ilginin azalmasında, sol partilerin kendi siyasallaşma alanlarını daraltmaları kadar, sistemin dışladığı kesimler ile yoksulların çeşitli cemaat ve tarikatların himayecilik ilişkilerine yönelmeleri de etkili oluyor. Modern bir toplumda bu türden himayecilik ilişkileriyle dayanışma ve eşitlik sorununu çözmek mümkün değildir. Bu türden cemaatçi dayanışma örüntüleri hem kurumsal ve kalıcı bir dayanışmayı oluşturamaz hem de farklı kültürel ortamlar yaratarak, toplumsal bütünleşmeyi sorunlu hale getirir (getiriyor).
Türkiye'nin dışlanmış ve yoksul/yoksullaşan kesimlerinin sola yönelik ciddi bir talebinin olmaması, Türkiye'nin sola ihtiyacı olmadığı anlamına gelmiyor. Çünkü, günümüzde toplumsal bütünleşme ve barış içinde birarada yaşama sorunu modern bir dayanışmanın örgütlenmesinden geçiyor. Bu solun işidir. Ve solun toplumu ikna etmesi için, sadece partilerin birleşmesi yetmez. Bunun başarmanın yolu, aynı zamanda solu günümüz toplumunun ihtiyaçlarına göre yeniden tanımlamaktan geçiyor. Yani solun sürekli olarak geçmişe referanslı siyaset anlayışını terk edip geniş kesimlerin, kendisine içinde yer bulabileceği bir gelecek tasarımı sunmaktır.
ENGİN ÖNEN: Ege Üni., Yard. Doç.