Bitmeyen 'devlet başkanlığı' tartışması

Türkiye'de başkanlık/yarı başkanlık sistemleri tartışması özellikle 1982 Anayasası'nın kabulünden bugüne her seçim döneminde yeniden açılıyor. Aslında bu tartışmanın da, milletvekili dokunulmazlığı konusundaki çekişmeler gibi artık 'adetten' olduğu söylenebilir.
Haber: MURAT SEVİNÇ / Arşivi

Türkiye'de başkanlık/yarı başkanlık sistemleri tartışması özellikle 1982 Anayasası'nın kabulünden bugüne her seçim döneminde yeniden açılıyor. Aslında bu tartışmanın da, milletvekili dokunulmazlığı konusundaki çekişmeler gibi artık 'adetten' olduğu söylenebilir. Bilindiği gibi Türkiye'de hemen her siyasal parti ve milletvekili adayları, seçim döneminde dokunulmazlıkların kaldırılacağını (aslında yapılacak olan ya da yapılması gereken kaldırma değil sınırlamadır), korkacak, çekinecek (Allah'tan başka) bir şeylerinin olmadığını anlatır. Bu çekişmeler o kadar kanıksandı ki, Başbakan herkesin gözünün içine baka baka, dünyanın neresinde seçilmişlerin atanmışlar tarafından yargılandığını ('oyuncağı olduğunu') sorduğunda hiç kimse kendisinde, 'tüm Batı demokrasilerinde' yanıtını verecek takati bulamıyor. İşte başkanlık/yarı başkanlık tartışmaları da, dönemselliği, siyasi çekişmelerin aracı olması, tartışmayı sürdürenlerin bilgi/niyet benzeşmeleri ve verimsizliği açısından, diğeriyle hayli benzerlikler içeriyor. Bir gün başkanlık ya da yarı başkanlık sistemlerinden biri tercih edilir mi bilinmez ama, bu tercih yapılmadığı sürece 'önerilerin' usanmaksızın tekrarlanacağına hiç kuşku yok.
Tartışmaların dikkat çekici bir özelliği, başkanlık ya da yarı başkanlığın, hemen her zaman sağ görüşlü siyasetçiler (ve akademisyenler) tarafından savunulması. Başkanlık sisteminin gerekliliği 1982 Anayasası döneminde, önce Turgut Özal tarafından dile getirilmişti. Ardından Süleyman Demirel, kendisinden sonra Türkiye'nin büyük bir buhran yaşayacağını varsaymış olmalı ki, Cumhurbaşkanlığı görevinin sonlarına doğru 5+5 formülünü gündeme getirdi. Cumhurbaşkanının beş yıllığına iki kez seçilmesini öngören söz konusu anayasa değişikliği önerisi TBMM'de iki kez reddedildi. Bu arada, Anayasa'nın Geçici 15. maddesi nedeniyle hâlâ yargılanamayan ressam Kenan Evren de bu tartışmaya 2004'ün son günlerinde Yavuz Donat'la yaptığı söyleşiyle katkıda bulunmuştu. Donat'ın "Evren: Başkanlık sistemi tartışılmalı" başlıklı yazısında Evren, Anayasa hazırlanırken bu sistemi istemediğini, ancak artık tartışılması gerektiğini buyurmuştu. Söyleşideki en canalıcı nokta ise Evren'in, anayasayı hazırlayanların kendisine başkanlık sistemini 'teklif' ettiğini açıklaması. Bu teklif üzerine Evren'in verdiği yanıtsa trajikomik: "Dedim ki... Beni düşünmeyin... benim için yeni bir sistem getirmeyin... zira benden sonra ne olur bilemem... Öyle ya, biri gelir diktatör olur... Onun için bu konuyu benim dışımda düşünün."
Dizgin
Tartışmaların bugünkü aktörleri ise AKP'liler. Başbakan Erdoğan, Nisan 2003'te siyasetteki 'arzusunun' başkanlık sistemi ve kendisi için en ideal modelin Amerikan modeli olduğunu ifade etmişti. Ocak 2007'de de benzer görüşlerini yineledi. Anayasa Komisyonu Başkanı Kuzu ve Adalet Bakanı da bu görüşe destek veriyor.
Başkanlık ya da yarı başkanlık sistemlerine geçilmesi gerektiğini savunanların genellikle sağ ideoloji ve siyasal partilere mensup olmaları sadece ABD/Fransa etkisi ve sevgisiyle açıklanamaz sanırım. Daha derinde yatan gerekçeler olmalı. Bu görüşün sözcüleri, aynı zamanda 'oligarşik bürokrasi' olarak adlandırdıkları yapıdan da rahatsız. Benzer rahatsızlıklar 1960'tan beri sıkça dile getiriliyor. 1961 Anayasası'nın TBMM'yi, 1924 Anayasası'ndan farklı olarak 'egemenliği kullanan organlardan biri' olarak tanımlaması, yani 1950-60 arasında 'dizginlenemeyen' Meclis'in karşısına başka 'yetkili organlar' (Anayasa Mahkemesi gibi) çıkarması, sağcı politikacıların en önemli eleştiri malzemelerinden biri olmuştu (Meclisteki çoğunluk ile ulus egemenliğini eşdeğer tutan 'çoğunlukçu' görüşün önemli etkisiyle). Benzer bir durum bugünkü anayasal düzen açısından da geçerli. 40 yıl önce, ulus egemenliğinin karşısına başka güçler çıkarıldığını düşünenler, bugün belki de 'oligarşik bürokrasi' olarak adlandırdıkları (tam olarak anlayamamakla birlikte sanırım Anayasa Mahkemesi de söz konusu oligarşi içinde görülüyor) yapıyla, halk tarafından seçilecek devlet başkanının mücadele edebileceğini düşünüyorlar. Aslında sonuç olarak 'arzulanan' daha çok güç ve eğer bu güç yasama organında (1950-60 arasında olduğu gibi) elde edilemiyorsa, halkın seçtiği tek başlı yürütme kanalıyla kazanılabilir.
Bir sistemin, başkanlık, yarı başkanlık, parlamenter ya da konvansiyonel (meclis hükümeti) olup olmaması, yürütme organının yapısına ilişkin ayrımlardır. 'Tekçi sistemde' yürütme organı tek kişi tarafından temsil edilir ve yasama ile yürütme organları arasında tam bir ayrılık söz konusudur; ABD'de olduğu gibi. 'Konvansiyonel sistemde' ise yürütme görevi bir meclis (ya da kurul) tarafından yerine getirilir. Bu sistem, Türkiye'de Kurtuluş Savaşı yıllarında 1921 tarihli Teşkilat-ı Esasiye Kanunu ile benimsendi (Fransa'da Devrim sonrası yaşanan 'konvansiyon' döneminin mirasıdır) ve etkisi 1924 Anayasası'nda da görüldü. Türkiye'de benimsenmiş olan sistem ise, 'ikici sistemler' içinde yer alan parlamenter yapıdır. Bakanlar kurulunun meclise karşı hem tek tek hem de toplu olarak sorumlu olduğu bu sistemin yürütme organı iki başlıdır. Başlardan biri, daha çok simgesel yetkilerle donatılmış ve bu nedenle 'sorumsuz' olan Cumhurbaşkanı, diğeri meclise karşı sorumlu olan bakanlar kuruludur. Türkiye bu sistemi yaklaşık yüzyıl önce benimsedi ve 12 Eylül Kurucu İktidarı dahi başkaca bir tercih yapma gereğini duymadı. 1982 Anayasası'nda da, cumhurbaşkanının tarafsızlığını sağlamak için çeşitli düzenlemeler yer aldı (Örneğin görev süresinin TBMM'nin seçim döneminden ayrılması, sadece bir kez seçilebilmesi, varsa partisi ile ilişiğinin kesilmesi gibi). Tabii tercih edilen her sistem, içerisinde bazı sorunları barındırabilir, hiçbiri tartışılmaz değildir. Ancak 1982 Anayasası'ndaki iki başlı yürütmenin, siyasal anlamda sorumsuz devlet başkanı ayağının gereğinden fazla ve simgesel sayılamayacak yetkilerle donatılmış olması, Anayasa, SPK (Siyasal Partiler Kanunu), Seçim Kanunu ve diğer onlarca yasada yer alan antidemokratik hükümlerin ve Türkiye'nin siyasal ve toplumsal yaşamındaki bildik sorunların varlığı, 'parlamenter sistem tercihiyle' ilgili değildir. Halihazırdaki sorunların tamamı, hatta siyasal ve toplumsal kültürle bağlantılı olarak daha fazlası bir başka sistem içinde de yaşanabilir. Dolayısıyla sorunların çözümünü 'yürütme organının yapısı'na ilişkin tercihlerde arayıp tanımı belirsiz bir 'siyasal istikrarın' parlamenter sistem içinde yakalanamayacağını savunmak doğru değildir.
Başkanlık sisteminde yani 'tekçi' sistemdeki yürütme-yasama ayrılığı, özellikle Türkiye gibi ülkelerde çözümü çok daha güç sorunlara yol açabilir. Bu sistemin sadece ABD'de doğru düzgün uygulanabiliyor olması yeteri kadar manidardır. Başkanlığı 'arzulayanlar' da bilir ki, ABD aynı zamanda 'federal' bir devlettir. Bu yapı içerisinde, federe devletlerle federal devlet arasında, Kongre'nin iki kanadı ile başkan arasında tamamen o ülkeye özgü ve tarihsel gelişmelerin ürünü olan ilişkiler söz konusudur. ABD'de başkanlık sisteminin sürdürülebilmesi, başkan ile Kongre arasındaki 'fren ve denge' mekanizmaları (Örneğin Başkanın veto, Senatonun ise Başkanın yaptığı önemli atamaları onaylama yetkisi gibi), ayrıca Amerikan siyasal partileri arasındaki ideolojik yakınlıkla sıkı sıkıya bağlantılıdır.
Fransa'daki 'yarı başkanlık' sistemi ise, hem parlamenter hem de başkanlık sisteminin özelliklerini taşır. Burada, Cumhurbaşkanı parlamenter sistemde olduğundan çok daha güçlüdür, ancak bakanlar kurulunun meclise karşı sorumluluğu da sürer. Fransa, 1789 sonrasındaki beş cumhuriyet deneyiminde hemen her sistemi denedi ve sonunda yarı başkanlıkta karar kıldı. Fransa'da bakanlar kurulunun sadece Meclis'e değil, aynı zamanda Cumhurbaşkanına karşı da sorumlu olması ise bu sistemdeki 'Orleancı Parlamentarizm'in etkisi ya da mirasıdır.
Dolayısıyla, bugün 'istikrarlı' olarak nitelenen ülkelerde benimsenen sistemler, o ülkelerin kendi tarihsel serüvenlerinin, birikimlerinin sonucudur ve oralara özgüdür. Örneğin, İngiltere, ABD ve Fransa'da, meclislerin iki kanatlı olmasının ve bu yapının sürdürülebilmesinin tarihsel nedenleri birbirinden tamamen farklıdır; yani biri diğerine özenmedi. Oysa iki kanatlı meclis sistemi Türkiye'de de, Demokrat Parti dönemine duyulan tepkinin sonucunda 1961 Anayasası ile getirildi, ancak kendinden beklenen işlevi yerine getiremediği için 1982 Anayasası'yla terk edildi. Dolayısıyla, başkanlık/yarı başkanlık gibi yaşamsal sistem değişiklikleri, üç beş kişinin bilimsellikle ilgisi olmayan 'arzularıyla' gerçekleşmez. Nasıl ki bitkilerin olgunlaşmak için beslenebileceği bir toprağa, uygun ışığa ve suya gereksinimi varsa, siyasal sistemlerin de doğup güçlenmelerini, sağlıklı yaşamalarını sağlayacak tarihsel, siyasal ve kültürel koşullara gereksinimi vardır. Türkiye, kendi toprağında parlamenter sistemi yeşertmeyi seçti.
MURAT SEVİNÇ: Dr., Mülkiye