Biz asistanlar

Biz asistanlar
Biz asistanlar
Yazma ve konuşmanın insanın başını belaya soktuğu düşüncesi, akademik geleneğimizin nirengi noktası. Böylesi bir yolda ilerleyerek ulaştığımız yer ise haddini bilmeyi en büyük erdem haline getiren bilimsel bir muhafazakârlık
Haber: ARMAĞAN ÖZTÜRK / Arşivi

Öğretim üyeleri ve öğrenciler susuyor. Üniversiteler içe kapandı ve toplumsal olaylar karşısında tavır koyma yeteneğini yitirdi. Akademik çalışmalardan gündelik politik sohbetlere kadar hemen her yerde bu tip eleştirilere sıklıkla rastlıyoruz. Akademinin çöküşü konusunda hemfikir olan yorumcular, mesele sebeplere gelince bir ölçüde birbirinden farklılaşıyor. En popüler tez 12 Eylül rejiminin yarattığı yeni siyasi-ekonomik düzen. YÖK’ün üniversitelerin idari özerkliğini iyice zayıflatması, öğrencileri ve hocaları politikadan uzak tutan yasalar, siyasetin yerini alan ekonomi ve dolayısıyla bilginin her geçen gün biraz daha fazla metalaşması gibi birbirinin devamı niteliğindeki süreçlerin muhalif üniversite imgesini paramparça ettiği düşünülüyor. Bir diğer tez, postmodern tahayyülle ilgili. Büyük anlatıların çöktüğü ve evrensel adına konuşmanın epistemolojik anlamda iyice zorlaştığı bir dünyada bilgi iktidardan düştüğü için ister istemez üniversite de bu durumdan etkileniyor. Bu iki görüşü tümüyle yadsımak olanaksız. 

Usta-çırak ilişkisi
Gerek YÖK gerekse yeni üniversite rejimi, akademik suskunluğu destekliyor. Ama ülkemizde asıl neden başka bir yerde aranmalı. Asistanlıktan profesörlüğe kadar geçen sürede her üniversite emekçisinin deneyimlediği akademik gelenek, bizzat suskunluğun ve sinmişliğin temel belirleyeni. Çünkü hoca ile öğrencisi arasındaki ilişki fiilen mahrem bir ilişki gibi görüyor. Medrese çağından kalan bir anlayış, yani usta-çırak ilişkisi sistemi yönetiyor. Bu usta-çırak retoriği başkasının iradesine bağımlılığı, yani köleliği teşvik ediyor. Sürecin sonunda çoğunlukla 20’li yaşlarda olan genç araştırma görevlileri potansiyel olarak sahip oldukları iyimser, yenilikçi, radikal eylem-söylem gücünü, eleştirel düşünme ve bağımsız davranma yeteneğini kaybediyor. Böylesi olumlu değerlerin yerini ise muhafazakârlık, popülizm ve pragmatizm arasında gidip gelen bir ayakta kalma stratejisi ile bu genel stratejiyi hayatın bildik ritmi içinde tamamlayan nihilistçe bir toplumsal sorunlar karşısında kendini sorumlu hissetmeme hali alıyor.
Peki, asistanlar üzerindeki akademik esaret hangi enstrümanlar aracılığıyla somut bir hale bürünüyor? Usta-çırak ilişkisi görünüşte asistanlara öğretim üyeleri tarafından onları bilimsel bilgi ve mesleki deneyim açılarından olgunlaştıracak terbiyenin verilmesi esasına dayanır. Ama gerçekte akademik geleneğin temeli olan bu mantık, emek sömürüsü ile akademik kabileciliği teşvik eden bir yapıya yol açıyor. Her şeyden önce asistanın akademik camiada tutunabilmesi kendi üzerinde sınırsızca uygulanan emek sömürüsüne ayak uydurmasına sıkı sıkıya bağlı. Şöyle ki; öğretim üyeleri çoğu kez sorumlulukları altındaki dersleri fiilen asistanlara devrediyor. Buna karşın araştırma görevlisine ayrıca bir ücret ödenmiyor. Pek çok hoca aslında kendisinin vermediği dersin ücretini almada bir sakınca görmüyor. Ayrıca sınavların yapılması ile sınav kağıtlarının okunması yine önemli ölçüde asistanın ilgilenmesi gereken konular arasında. Ders yükünü araştırma görevlilerine bırakan öğretim üyeleri, kendilerine kalan boş zamanı üniversite dışından proje alma veya danışmanlık yapma gibi işlere ayırıyor. Kaldı ki sömürü sadece bununla sınırlı değil. Akademik dergiler, öğretim üyeleri ve asistanların birlikte yazdığı makalelerle dolu. Ama aslında çoğu kez makaleyi sadece asistan yazıyor. Hoca yazıda ufak tefek değişiklikler yapıp kendi adını en öne yazarak dergiye gönderiyor. Böylelikle çok az emekle ya da hiç çaba harcamadan makale yayınlatıyor. Tabii asistanın tez hocası ya da ana bilim dalındaki diğer hocaların sömürgen isteklerine hayır diyebilmesi ve emeğini koruyabilmesi fiilen olanaksız. Çünkü öğretim üyeleri çoğu kez kendileri de zamanında araştırma görevlisi oldukları ve dolayısıyla kendi hocaları tarafından sömürüldüklerinden dolayı, zamanı geldiğinde, yani bir asistana sahip olduklarında, onu sömürmenin geçmişi telafi edecek nitelikte en doğal hakları olduğunu düşünüyor. Bu nedenle en küçük bir şikayet saygısızlık olarak görülüyor. Araştırma görevlileri ilerleyebilmek için susmak, düzenin çarpık yanlarını deşifre etmemek ve kendilerine çeşitli kanallardan iletilen işleri harfiyen yerine getirmek zorunda. Yoksa işlerini kaybedebilirler. 

Sapılan iki yol
Kendisi hakkında karar verilen ama hiçbir konuda görüşü sorulmayan, akademik kurullarda temsilcisi olmayan, iş güvencesinden ve korunaklı çalışma koşullarından yoksun olarak görevine devam eden asistanlar, sömürüyü biraz olsun hafifletme adına şu iki yoldan birine sapıyor: Ya üniversite içindeki menfaat kliklerinden birine sığınıp politik ya da kültürel anlamda mülteci olmayı kabul ediyor ya da sinik bir bilim yapma tarzına teslim olarak kendini gizlemeyi, dolayısıyla susmayı tercih ediyor. İlk yolu seçenler geldikleri yer ve çalıştıkları ortamın az çok belirlediği koşullarda kendilerine akademik hamiler seçiyor. Bu bahsi geçen kişiler çoğu kez Atatürkçü, İslamcı ya da liberal menfaat ağlarının önde gelen üyeleri. Böylelikle asistan herkesin kölesi olmaktan sadece belli kişilere hizmet etme seviyesine terfi ediyor. İkinci yol ise çok daha revaçta. Pek çok araştırma görevlisi mesleğinde ilerleyebilmek için iddiasız olma gibi bir anlayışı içselleştiriyor. Hiç kimseyi rahatsız etmeyecek nitelikte çalışmalar yapmak, tartışmalarda eyyamcı bir üslubu benimsemek, çalışmamak ya da asgari standartları tutturacak kadar çalışmak bir tür hareketsizlik stratejisi olarak iş görüyor. Yazmanın ve konuşmanın insanın başını belaya soktuğu düşüncesi akademik geleneğimizin nirengi noktası. İşte akademik suskunluğun Türkiye ’deki en büyük nedeni bu. Böylesi bir yolda ilerleyerek ulaştığımız yer ise haddini bilmeyi en büyük erdem haline getiren bilimsel bir muhafazakârlık. Demek ki YÖK’ü kaldırmak üniversiteleri canlandırmak için yeterli değil. Daha derinde bir şeye, usta-çırak ilişkisine dayalı eşitsizlikçi akademik geleneğe müdahale etmek gerekli. 

ARMAĞAN ÖZTÜRK: Ankara Üni., SBF