'Biz', 'onlar' ve toplumsal dayanışma

Hrant Dink'in ölümü ardından atılan sloganların içeriği hakkındaki tartışmalar, faşist milliyetçiliği kınama ekseninden çıkıp milliyetçiliği yeniden yaratan söylemler haline gelmeye başladı.
Haber: BAŞAK TARAKTAŞ / Arşivi

Hrant Dink'in ölümü ardından atılan sloganların içeriği hakkındaki tartışmalar, faşist milliyetçiliği kınama ekseninden çıkıp milliyetçiliği yeniden yaratan söylemler haline gelmeye başladı. Başta olay, alçakça işlenen bir cinayet ve toplumun bir kesiminin bu cinayete, bu cinayet üzerinden de faşist ve antidemokratik eğilimlere tepkisiyken, durum, tam da bu eğilimlerin kaynağında yatan "biz-ötekiler" tartışmasını körükleyen bir polemik halini almaya başladı. (Bkz. Okur mektupları, Hürriyet, 29.01.2007) Cinayeti kınarken kendimize Türk mü, Ermeni mi diyeceğiz temelinde şekillenen tartışmalar, "Türk vatandaşı" kimliğini daha demokratik bir şekilde tanımlama çabalarına katkıda bulunmuyor. Aksine, demokratikleşme çabalarımıza rağmen, toplumsal gerilimimizin artmasına bağlı olarak birbirimizi algılayışımızın ne kadar olumsuz hale geldiğini ve iletişimimizin ne kadar zorlaştığını ortaya koyuyor.
Hrant Dink'i Uğurlama Komitesi adına, AGOS gazetesi avukatı Fethiye Çetin, DİSK Genel Sekreteri Musa Cam, İstanbul Meslek Odaları Koordinasyonu Tayfun Mater, ÖDP Genel Başkan Yardımcısı Hakan Tahmaz'ın imzalarını taşıyan 29 Ocak 2007 tarihli basın açıklamasına bakalım: "Hrant Dink, her şeyden önce Ermeni kökenli bir yurttaşımız olduğu için öldürüldü. Bu milliyetçiliğin ve ayrımcılığın yol açtığı toplumsal bir olaydır. Cenazede, ayrımcılığa ve milliyetçiliğe karşı çıkmanın bir simgesi olarak Hrant'ın etnik kökenine sahip çıkılmıştır. Onunla ve Ermeni yurttaşlarımızla bir günlük olsa da duygudaşlık yapılmıştır. Aynı zamanda bu sloganla, ülkede yaşayan bütün farklı kimliklerde, yurttaşların özgür, eşit ve demokratik bir ortamda birarada yaşamasına sahip çıkılarak kendisinden farklı olanların da acısı paylaşılmıştır."
Açıklamada görüldüğü gibi, "Hepimiz Ermeniyiz" sloganı, milliyetçilik ve ayrımcılığa karşı verilen duygusal, samimi bir başkaldırıştı. Katılımcılar, Dink'in Ermeni kimliği yüzünden öldüğünü düşündüklerinden, bu şekilde karşı çıktıklar. Ardından, başka bir kesim, "Türküm ama bu cinayeti kınıyorum" dedi. Cinayete karşı gösterdikleri tepkide muhtemelen samimiydiler ve muhtemelen gerçekten karşıydılar kimlik temelli cinayetlere. Ancak, söylemlerinin altında yatan mantık, her an aşıra kayabilecek olan milliyetçiliğin üzerinde temellendiği Habermas'ın deyimiyle 'evrenselci' (Habermas: 1991) ve milliyetçi aksiyomdan başkası değildi. Yani, "etnik kökenimiz ne olursa olsun Türküz" diyen 'evrenselci' aksiyom... Esasen, başına Türk de Ermeni de konsa, kendimizi etnik kimlikle tanımladığımız gerçeğinin değişmediğini gösterdi bu tartışmalar. Milliyetçilik sarmalına takılıydık...
Ben-o
Oysa, Umut Özkırımlı'nın dediği gibi, tüm milliyetçiliklerde etnik boyut vardır, tüm milliyetçilikler "ben-o" ayrımına dayanır. (Yeni Şafak, 28.01.2007) Bu ayrım herkeste aşırı eğilimler uyandırmasa da, toplumun bir kesimini aşırı eğilimlere ittiği ya da itebileceği için tehlikelidir. Çünkü, Lacan'ın da dediği gibi, "ötekinin" 'farklı' olarak tanımlanmasının altında bir parça da, 'ben'in özsaygısını kazanmak için, ötekinin 'kötü ya da daha olumsuz' olan özelliklerine karşı, kendisinin 'daha iyi ve daha olumlu' özelliklerini koyması yatar. Dolayısıyla, topluma farklılıklar bazında bakmak, 'biz ve onlar' algısını sağlamlaştırarak taraflar arasındaki mesafeyi artırır. Çünkü, kendilerini bu ayrımdan yola çıkarak tanımlayan taraflar, aralarındaki paylaşımlara bakmak yerine farklılıklara odaklanır, diğer tarafın söz ve hareketlerini değerlendirirken daha kötümser ve art niyetli olma eğilimine girerler. Dolayısıyla, 'ötekinin' söz ve eylemleri, söz konusu gruba daha 'sert' görünmeye başlayabilir. 'Hepimiz Ermeniyiz' sloganına kızıp 'vatan için' araba vapurunu kaçıran Nihat Acar bu teze örnek gösterilebilir. "Acar uçlarda biri; eylemi 'mantıksız' ve ölçüsüz bir tepki ve bu durum ılımlı milliyetçi çoğunluğu değerlendirmede kullanılamaz" şeklindeki bir eleştiriye karşı çıkıyorum. Önemli olan, uçlarda bulunanların kaç kişi olduğu değil, uç eylemlerin doğurduğu şiddet ve bu şiddetin toplumun huzuruna verdiği zarardır. Aşırı söylemler yüzünden birbirimizi algılayışımızın ne kadar kötümserleştiği ve iletişimimizin ne kadar tıkandığıdır sorun. Kendimizi ve birbirimizi etnik ve dini kimliklerle tanımlamaya devam ettiğimiz sürece de, iletişim ve bütünlük sorununu aşmamız zor olacaktır.
Toplumsal huzuru ve bütünlüğü korumak, birbirimizi, Rawls'ın demokrasisinde olduğu gibi (Rawls: 2001), meşru ve eşit vatandaşlar olarak tanımakla mümkün olabilir. Vatandaşları birleştiren, anayasal düzen, bu düzeni koruyan kurumlar ve bireyin toplumsal dayanışmayı sürdürmesinin hem kendi hem de diğerleri açısından kazançlı olduğuna ilişkin vatandaşlık (civic) bilincidir. Bu çerçevede, bireylerin, toplumsal dayanışmayı korumak için holistik ya da farklılık kategorilerine dayanan kavramlara ihtiyaçları yoktur.
Taylor, 'karşılıklı tanıma' (mutual recognition, Taylor: 1994) yoluyla tüm farklılıkların topluma entegre edilebileceğini ve ayrımcılık sorununun aşılabileceğini savunur. Oysa Markell'a göre, 'kime ve neye göre farklılık' sorusu, ölçütleri bulandırıyor ve kaynakların dağıtımının (redistribution) nasıl düzenlemesi gerektiği sorununu beraberinde getiriyor. (Markell: 2003) Markell'a göre, farklılıklar illa kötü değildir. Bireyin, kendini toplumda konumlandırmasını sağladığı gibi, bireyler arasındaki iletişimi ve alışverişi de kolaylaştırır. Ancak bir kimliğe, bir diğerini kayırmak için, olduğundan daha az değer vermeyelim der Markell.
Taylor'ın yaklaşımı, topluma farklılık çerçevesinden bakma sendromunu aşmaz. Markell'ın dediği gibi, farklılıkları bilmek ama kimlikleri hiyerarşize etmemek gereklidir. Öte yandan, topluma farklılıklar temelinde bakmadan farklılıkları kabul etmek, farklılıkları yok saymak demek olmadığı gibi, farklılıkların altını, ortak paylaşımları gözardı edecek şekilde altını çizmek demek de değildir. Sadece, farklılıkların toplumsal birliği tanımlamada bir ölçüt olarak kullanılmaması ve onlara özel alanda varlıklarını devam ettirebilme fırsatının tanınması demektir. Toplumsal bütünlüğü korumak için illa milletçiliğe ihtiyaç yoktur. Ve dünyadaki saldırgan oluşumlar ya da 'emperyalist güçlerin' varlığı bizim milliyetçilik sarmalına takılmamızı gerektirmez. Eğer sorun, az önce bahsettiğim tehlikelerin varlığı ise, toplumumuz, demokrasisini ve anayasal vatandaşlık temelinde tanımlanmış toplumsal dayanışmasını koruma adına da birliğini sürdürmeye devam edebilir. Aksi bir durum, daha fazla şiddete ve gerilime mal olabilir. Oysa, Dink suikastının yeniden ortaya koyduğu gibi, aksi bir tutumun kendi içimizde daha fazla şiddete ve gerilime neden olduğuna çok tanık olduk. Amacımız toplumsal dayanışmanın barış içinde sürmesi değil mi? Kavramlar ve kimlikler adına yeterince kan dökülmedi mi?

BAŞAK TARAKTAŞ: Sussex Üni., doktora

Kaynaklar:
Habermas, J. (1991), The Structural Transformation of the Public Sphere-An Inquiry into a Category of Bourgeois Society, MIT Press.
Markell, P. (2003), Bound by Recognition, Princeton University Press.
Rawls, J. (2001), Justice as Fairness, Cambridge MA: Harvard UP.
Taylor, C. (1994) The Politics of Recognition. In Multiculturalism. A Critical Reader, edited by D.T. Goldberg. Oxford: Blackwell.