Bizim derdimiz nedir?

Cumhurbaşkanlığı tartışmasının taraflarının ruh halleri ve bu konudaki tartışmanın içeriğine eşlik eden karşılıklı kaygılar, Rahip Santoro ve...
Haber: MUSTAFA TALAT KUTLU / Arşivi

Cumhurbaşkanlığı tartışmasının taraflarının ruh halleri ve bu konudaki tartışmanın içeriğine eşlik eden karşılıklı kaygılar, Rahip Santoro ve Hrant Dink cinayetleri ile ardından gelen Malatya cinayetlerinin nitelikleri, kuşaklar ve sosyal gruplar arasında müthiş bir uçurumun olduğunu gösteriyor. Türkiye cemaatinin içinden geçtiği sürece bakarak karamsarlık senaryoları üretmek mümkün. Olan bitenin kalıcı olmadığını, sadece bir süreç olduğunu düşünmek bazen iyimserlik olarak bile nitelendirilebilir. Ancak sürekli rüzgar ekilen bir coğrafyada fırtına biçmenin ne kadar trajik yansımaları olduğunu hepimiz görüyoruz. Yarı militarist, tamamen cihat psikozu altında travmadan travmaya savrulan bir ülke halinin sadece süreçle açıklanamayacak sorunları olsa gerek. Sonuçta can pazarına dönüşen, öfke ve kaygıyla oradan oraya itilen, yitik kuşakların arkasından ağıt yakmak gerekiyor. Kadere karşı durulmaz elbet, ancak kader denen şey de yerçekimi yasası ya da fizik kuralları değil. O halde derdimiz ne bizim?
Benim derdim
Benim başlıca derdim, korkmadan yaşamak, yaşatılmak. Burada sözünü ettiğim korku, doğadan gelecek öldürücü ya da sakatlayıcı darbelere karşı değil. Türdeşlerimden gelecek öldürücü, sakatlayıcı, köleleştirici, sinikleştirici, kişiliksizleştirici, körleştirici darbelerden korkmadan ve korkutulmadan yaşamak. Depremin yıkımından kaçamayabilirsiniz, ancak insafsızca her türlü malzemeden çalınarak yapılan apartmanların enkazlarının kurbanı olmaktır sözünü ettiğim. Devletin ve ulemanın koşulsuz ve karşı konulamaz propagandası altında düşman belleten kavruk bir tarihe tapınma adına kan tükürmektir dile getirdiğim. Bu olumsuzlukların albenisine kapılıp peşinden koşanların kimler olduğunu, nasıl bir ruh ve kişilikte olduklarını ya da insan olmanın böylesi bir içsel tutumlar manzumesine sahip olmak anlamına geldiğini düşünebiliriz. Diyojen gibi yaşayamadığımız ve eli kanlı bir imparatora asla kafa tutamadığımız kesin.
Korkunun insana neler yaptırdığını biliyoruz. Bilmiyorsak da hemen söyleyeyim, uygarlık denen tüm oldubitti korku üzerine inşa edilir. Korkunun -kaçmak gibi- yararlarının da farkında olmalıyız, en çok da kendi türümüzden duyduğumuz korkunun ne anlama geldiği üzerine düşünmeliyiz.
İnsanın bukalemundan daha çok renk değiştirdiğini, uyduğu ortamın farkına dahi varmadan uyumlulaştırıldığını, uyduğu şeyin onu asla mutlu etmediğini görmeliyiz. Ve korkunun korkunç maliyeti canlar üzerinden kendini isterik bir arzuyla çağırdığında bu gidişe dur demenin zamanının geldiğini anlamalıyız.
Benim derdim, kafama göre bir yaşamın peşinden koşmaktan çok, kafamıza göre bir yaşamın içinde var olmaya çalışmak. Başkalarının buyruğuna girmektense hepimize ait bir buyruğa uymayı tercih etmek. Ben, bizim dertlerimizin içinde dertlenmeliyim. Bana ait olana sen de yabancı olmamalısın. Sana ait olana ben de yabancı olmamalıyım. Beni anla, ben de seni anlayayım, beni bir kenara itme, beni ötekileştirme. Beni sevmiyorsan bile beni bil. Birbirimizi bilelim ki aramızda düşmanlık olmasın.
Benim derdim, imkansızı istemek, hiç olmayanı arzulamak, kısacası hayal kurmak. Zira dünya bir savaş alanıdır, başkaları da düşman. Bu nedenle metayı paylaş, bedeni kap, her tavra karşı cepheni al, siperini kaz, süngünü tak ve ölüme atıl. Ancak bu adalet değil ve bu yoldan geldiğini söyleyen adalet kanlı elleriyle boğazımızı sıktığında geriye sadece uyulması gereken bir kölelik kalır.
Senin derdin
Senin derdin ise şu olabilir; iktidar, ideoloji, din, para, şan, şöhret, zulüm, seks, makam, huzur, gurur vesaire vesaire. Zaman zaman bu isterik yansımaların hepimizin derdi olduğunu biliyorum. Bu dertler o kadar şiddetli algılanır ve yaşanır ki, insan artık ne olduğunu asla bilemez. İşin korkunç yanı, ebedi bir körleşme altında eleştirel geri dönüşler yaşanmaksızın mutlak gerçek olarak bedenler bu dertlere esir edilir. Daha da vahimi bu tür kaygılar egemen çevrelerce hayat memat sergüzeşti yapılır. Bu komedinin, drama dönük sahnesinde büyük bir tiyatro kurulur ve vatan, millet -eklenti olarak Sakarya- bu tiyatro sahnesinin diğer adıdır. Bu sahnede bir çakıl taşı= candır. Vatan için, din için ölmek, ille de ölmek, ölüme tapmak ve ölerek intihar arzusunu ya da hayattan alınan intikamı tüm dünyaya haykırmak. Bunun için gerçekten çok ağır bir aşağılanmanın içinde olmak gerekir.
Türkiye cemaatinde şöyle bir içsel ant vardır. "Ne olursan ol, ama baş ol, istersen soğan başı ol." İlle de baş olma arzusunun onulmaz bir karşılığı vardır: Travma. Bu travmadan kurtulmanın bedeli kan akıtmak ya da köleleştirmektir. Kanın hijyeni ruhun derinliklerindeki yamyamlığı görünür kılarak tüm bedenleri cihat çağrısına kilitler. Ebedi teolojik sürgünde her beden kendi hücresini inşa ederek mahkumiyetini yüceltir. Bu esaret alışkanlığı ölüme yatmak gibi mezarlık selvilerinin gölgesinde ağıt yakarak kurulur. Bu boğuntu içinde bilinen tek şey öteki dünyadır. Oysa bu kadar umutsuz olmanın yarattığı öfke hiçbir şekilde dindirilemez.
Senin derdin asla adalet olamaz. Benim derdimin adalet olduğunu söylemem, sana asla inandırıcı gelmez. Zira adaletin meçhul bir garp fırıldağı olduğunu sanırsın, kendin için adil olanı istemenin ürküntüsü vicdanının üzerinde kara bir örtü gibi durur. Ancak makineli tüfeklerin hışmından ya da cehennemin kor ateşinden adalet türemez. Adaletin bireysel ve toplumsal vicdan içinde varolabileceğini, hepimize ait olmadan asla üzerindeki bulutların dağılmayacağını biliriz. Metanın dağılımına indirgenen bir adaletin dayanacağı tek romantik bağın vatan olduğunu, ancak bu vatanın, toprak, su, ağaç, börtü böcek ve insan demek olduğunu asla bilemeyeceksin.
Bizim derdimiz
Yaşamın sadece bir tek anlamı vardır: Yaşamak. Yaşamayı o kadar önemseriz ki, tüm varlığımızı ve düşünsel kapasitemizi yaşamaya bağlı kılarız. İcat ettiğimiz tüm öteki dünyalar yaşamın kutsallığı içinde eritilerek, hayal gerçeğe çevrilir. Bilinç ölümsüzlük ile yok olma arasında umarsız bir çizgide ruhani ile tanışır ve hayal perdesi şiddetli bir bilinmezliğe insanı esir eder. Hepimiz bu esareti biliriz, tüm hücrelerimiz bu umarsız sonu bilerek yaşar. Bu durumda bilinmezle bir barış anlaşması yaparız ve adına din ya da Tanrı deriz.
Buradan hiçleşme türemez, sonsuz bir yaşam türer. Varoluşun dindirildiği bu yerde yeni bir statüko, din adı altında insan ile Tanrı arasına sokulur. Saf bir tapınmadan cingöz bir mürit üretilir. Yüce gücün gözüne girmek için kendimizi isterik duygularımıza kaptırarak, yaltaklanmanın zirvelerinde putperest bir yakarışla kurban sunakları oluştururuz. Hiçbir gereksinimi olmayan bir varlığa ancak kendi geleceğimiz için tapınırız. Bunun anlamı nedir? Varoluş varolanın sorunu değil midir?
Oysa sadece adalet isteriz ve Tanrı en büyük yargıç olarak bizleri bekler. Sırat köprüsünde dizilirken sevap ve günah defterinde suçlu ilan edilir. Bu mahkumiyet mutlaktır ve bu hükmün adil olmadığını söylemenin hiçbir anlamı yoktur. Çünkü sözün bittiği bu yerde yalnızca hüküm beklenir. Fakat şunu çok iyi biliriz, adalet hükmü ancak bir başka varlığın ya da insanın ortaya çıkmasıyla hissedilir ve vicdanın sesi ancak başkasının hükmünü bilmekle duyulmaya başlar. Bu acımasız dünyada adaletten başka ne daha fazla istenebilir?
Sonuçta amalarla kesintiye uğratılmayan koşulsuz bir adalet istiyoruz. Tarih sahnesine çıkan tüm kuşaklar da bunu istedi ve istemeye devam edecek. Şimdilerde karşılıklı Cumhurbaşkanlığı tartışması yapan, Türkiye'nin yakın geçmişinden ve bugününden sorumlu, tarih sahnesinden artık çekilmesi beklenen, ruhani ve dünyevi cemaatlere bölünmüş kuşaklar ile tarih sahnesinde sırasını bekleyen, ölümün elinden kurtulmuş yeni bir kuşak, bunun yanında cinayetlerle kendini duyuran, yeniden cemaatlere bölünmeye hevesli yeni ve bir başka kuşak, Türkiye halkı hepsinden umut bekliyor ve beklemeye devam edecek. Türkiye toplumunun asıl sorunu, toplumsal adaleti hangi kuşağın gerçekten sahipleneceği ve var edeceğidir.
MUSTAFA TALAT KUTLU Yargıç, Sincan Adliyesi