Bölünmeden olmaz!

Etnik kimlik ve inançlar üzerinden politika yapmanın doğru olmadığını vurgulayan Dersimli Alevi Kılıçdaroğlu, CHP'yi sola götürebilir, bir değişim yaşamasını sağlayabilir mi?
Haber: SEYFİ ÖNGİDER / Arşivi

Şu malum video olayının üzerinden biraz zaman geçince her şeyin Deniz Baykal’ın tekrar CHP’nin başına dönmesi için ayarlandığı anlaşılıyor. 53 yıllık arkadaşını terk ettiğini ve Kemal Kılıçdaroğlu’nu başkanlığa getirdiğini söyleyen Önder Sav’ın anlatımları da bunu doğruluyor. Hesapları bozulan Baykal şimdilik bir kenara çekilmek zorunda kaldı ama daha sonra ne olacağı, ne yapacağı belirsiz...
AKP ile yürüttüğü laiklik kavgası üzerinden statükoyu, devlet politikalarını savunan, MHP ile milliyetçilik yarışına giren Baykal liderliğindeki CHP’nin solla pek bir ilişkisi yoktu. Doğrusu, böyle bir iddiası da yoktu. Kılıçdaroğlu’nun partinin başına geçmesi CHP’nin yüzünü yeniden sola döndüğü anlamına mı geliyor? Böyle düşünen hiç de az değil, ancak gerçekten durum bu mu?
Kılıçdaroğlu’nun böyle beklenmedik bir tarzda ve adeta bir toplumsal çekim gücünün etkisiyle CHP’nin başına gelmesi nasıl bir muhalefet boşluğunun oluştuğunu ortaya koyuyor. Bu durum, gerçekte sol bir muhalefete olan ihtiyacı gösteriyor. Patlayıcı bir güç gibi birikmiş olan bu muhalefet mevcut koşullarda Kılıçdaroğlu’nu ortaya çıkardı, şu sırada onun duruşu, dili ve söylemiyle kendisini ifade ediyor. Etnik kimlik ve inançlar üzerinden politika yapmanın doğru olmadığını vurgulayan bu Dersimli Alevi politikacı gerçekten de CHP’yi sola götürebilir, bir değişim ve dönüşüm yaşamasını sağlayabilir mi? Esmekte olan rüzgarlara rağmen CHP Kongresi’nde olanlara, Kılıçdaroğlu’nun listesi olarak seçilen parti yönetimine ve Önder Sav’ın “tarihe belge” bırakmak için anlattıklarına bakıldığında bunun hiç de kolay olmadığı görülüyor. Daha doğrusu böylesi bir dönüşüm sürecinin belirli koşulları var. Eğer bunlar gerçekleşirse elbette CHP bile değişebilir!
Nitekim 60’lı yılların sonlarından başlayarak 70’li yıllarda Bülent Ecevit’in liderliğindeki bir siyasi kadro CHP’de bir değişimi gerçekleştirmiş, partiyi sola çekmişti. 1973 seçimlerinde “Ak Günlere” başlığını taşıyan seçim bildirgesi “Ne ezilen ne ezen, insanca, hakça bir düzen” diyerek “Yeni CHP”nin halkla buluşmasına yol göstermişti. 1973’te ilk kez seçimlerden birinci parti olarak çıkan ve bir koalisyon hükümetiyle iktidara gelen CHP’nin bu değişimi yaşaması kolay olmadı. Parti, iç mücadelelerden geçerek, bölünerek, Turan Feyzioğlu’nun liderliğindeki 47 milletvekili ve senatörün istifa etmesine ve Güven Partisi’nin doğmasına yol açarak ve İsmet İnönü’ye meydan okuyarak “Yeni CHP” haline gelmişti. Bütün bu süreç toplumsal mücadelelerden bağımsız da değildi. Başta sendikalar olmak üzere, çeşitli sınıf ve kitle örgütleri de bu parti içi mücadelenin parçası olmuşlardı. Dönemin koşullarında antifaşist mücadele belirleyici, toplumu siyasi olarak saflaştıran eksendi ve CHP kitlesi de antifaşist saflardaydı. Ecevit ne kadar kızsa, mitinglerde saldırgan bir dil kullansa da sosyalistler, devrimciler CHP’liler için “bizim çocuklar” idi. Nitekim böylesi bir CHP’den şikayet eden Ecevit, 12 Eylül’den sonra başka bir yol izledi ve Baykal’ın siyasi mirasını devralacağı milliyetçi, devletçi bir politikacı olarak öldü.
Bir başka değişim hikâyesi ise daha yakın zamanlarda cereyan etti ve doğrusu o da az sancılı olmadı. Bu kez kendisini “Milli Görüş” diye adlandıran, Türkiye’nin “politik İslamı” denilebilecek siyasi gelenek içinde meydana gelen çatışma ve bölünme sonucunda Tayyip Erdoğan’ın liderliğindeki AKP ortaya çıktı. Ama unutmayalım ki, 28 Şubat sürecinde kapatılan Refah Partisi’nin yerine kurulan Fazilet Partisi içinde “Yenilikçiler” olarak zuhur eden Erdoğan ve arkadaşları, kongrede Necmettin Erbakan’ın adayına karşı Abdullah Gül’ü çıkardılar ve az farkla kaybettiler. Daha sonra Fazilet Partisi de kapatılınca kendi partilerini kurdular. “Eski gömleği” çıkardıklarını söylerken bu siyasi geleneği bölüp kötürümleştirdiler ve sonuçta bu değişim süreci kendisini “muhafazakâr-demokrat” olarak adlandıran bir neoliberal parti ortaya çıkardı.
Bu iki değişim/dönüşüm hikâyesinin ortak yanlarından birincisi, gerek Ecevit liderliğindeki CHP, gerekse Erdoğan liderliğindeki AKP’nin ilk seçimlerde iktidar olması. Yani toplumsal talebe, ihtiyaca cevap verecek bir değişim yaşanırsa iktidara tırmanmak mümkün. İkincisi ise ikisinin de “Ak” sözcüğüne yükledikleri anlam ve mesaj. Temizliği, saflığı, dürüstlüğü çağrıştıran bu sözcüğü Ecevit’ten aşıran Adalet ve Kalkınma Partisi artık herkesin “AKP” değil de “Ak Parti” demesini neredeyse silah zoruyla sağlamaya çalışıyor.

“Yukarıdan aşağı” değişim
CHP’nin de, “Milli Görüş” hareketinin de köklü siyasi gelenekler oldukları dikkate alınacak olursa, bu örgütlerdeki değişimin aşağıdan yukarıya doğru, iç mücadeleler, çatışmalar ve bölünmelerle gerçekleşmesi doğaldır. Bu tür bir değişim/dönüşüm sürecinin sonunda iktidar gözükebilir. 40 yıl sonra, Kılıçdaroğlu ile birlikte CHP’den yine böyle bir değişim ve iktidara yürüyüş bekleniyorsa eğer, şimdiye kadar bunun bir işareti görülmedi. Baykal’ın devrilmesi elbette önemlidir ancak Kılıçdaroğlu ile birlikte yoksulluk, işsizlik sorunlarına ağırlık veren bir dil ve söylem CHP’nin sola dönmekte olduğu anlamına gelmez. Olsa olsa laiklik kaygısı olan tuzu kuru kesimlere, “Siz biraz bekleyin şu AKP’yi indirmek için şimdi biraz yoksullarla ilgileneceğiz” anlamına gelir, ki böylece belki oy oranı biraz yükselse de bu, ne değişimdir ne de sol.
Kılıçdaroğlu’nun halinin, tavrının ima ettiğinin ötesinde, bu parti yüzünü sola döndürecekse eğer, yoksulluk ve işsizlikle birlikte Kürtleri görmemesi mümkün değil. Evet, ekonomik ve sosyal sorunlara ağırlık verilmesi yanlış değil ve bu da Baykal’dan bir farklılığı ifade eder. Ancak “Ak” sözcüğünü bile AKP’nin patentine aldığı günümüzde sadece iş ve aş sorunlarıyla sol politika olmaz, olamaz. Bunların yanı sıra demokratik sorunlar, siyasi düşünce ve örgütlenme, inanç ve kimlik sorunları görülmez, hatta bunlara “otoriter milliyetçi” tarzda itiraz etmeye devam edilirse nasıl solculuktan söz edilebilir?
Ancak yine de CHP’de Kılıçdaroğlu ile başlayan süreç, henüz daha çok yeni. Evet, gerçek bir değişim/dönüşüm “aşağıdan yukarı” olur ama bu kez “yukarıdan aşağı” başlayan bir şey var mı, olabilir mi, yakında görülecektir. Kılıçdaroğlu, dediği gibi, seçimlere kadar CHP örgütünü sokağa çıkaracak, kendisiyle birlikte kapı kapı dolaşmasını sağlayıp sol politikanın ve örgütlenmenin temel yöntemi olan “yüz yüze” ilişki kurmaya zorlayabilecek mi? Bu, önemli. Gerçekten halkla buluşan, sıradan insanlarla, emekçilerle ilişki kuran bir politik çalışmanın meydana getireceği etkilenmeleri izlemek gerekir. CHP’nin mevcut parti örgütü ve kadroları böyle bir politika yapma, örgütlenme ve çalışma tarzından uzak olduğu için Kılıçdaroğlu gerçekten bu doğrultuda ilerlemek isterse o “korkulan” olabilir ve parti içinde mücadeleler, çatışmalar gelişebilir. Öyle ki, sonuçta ciddi tasfiyeler ve bölünmeler bile olabilir. (Önder Sav ile Gürsel Tekin arasındaki gerilim böylesi bir mücadelenin işaretlerini mi veriyor, henüz pek net değil! Belki ileride Baykal’ın geri dönüş çabaları böyle bir fırsat yaratır!) Ve işte ancak böylesi bir süreç gelişirse CHP’de bir değişim/dönüşüm var mı diye dönüp bakılabilir. Henüz bunların hiçbiri yok ve dolayısıyla CHP’de ciddi bir şey de yok! Eğer sola döneceksen bölüneceksin! Başka türlü olmaz!


    ETİKETLER:

    Gürsel Tekin

    ,

    Cunda