Bu bir sınıf mücadelesidir

Bu bir sınıf mücadelesidir
Bu bir sınıf mücadelesidir
Erdoğan hükümeti, gerek ABD gerekse Türk burjuvazisinin bir kısmı tarafından hem içeride hem de dışarıda istikrarı sağlayan bir organ olmaktan çıktı. Bu nedenle burjuvazinin kendi selameti için yeni bir iktidara ihtiyacı var
Haber: MUSTAFA KEMAL COŞKUN* / Arşivi

Tam bir aydır heyecanlı bir maç izler gibi televizyonları izliyoruz. Görünen o ki, hükümet ve cemaat arasındaki çatışmada bugüne kadar olanlardan sonra, bu devlete “hukuk devleti” diyecek birinin bundan sonra iki kez düşünmesi gerekiyor. Burjuva siyasal mücadelesi çerçevesinde bu sınıfın çıkarlarına denk düşen biçimde ortaya çıkan hukuk devleti kavramı, ülkemiz örneğinde görüldüğü üzere, yine bir kısım burjuvazi tarafından ortadan kaldırılıyor, elbette ki yine kendi çıkarlarının bekası açısından.

Burjuvazinin kendi içinde

Şöyle ki, bugün yaşanan çatışmayı hükümet ve Cemaatin ideolojik farklılıkları, olmadı Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ’ın ya da Fethullah Gülen’in bireysel hırslarıyla açıklamaya çalışmak, kel bir adamın berberden ne istediğini dahi anlayamayacak derecede saflık içerisinde olmak demektir. Yani çelişki, AKP ile Cemaat kampı arasındaki ideolojik ya da kişisel mücadeleden kaynaklanmıyor. Elbette ki bu tür mücadeleler dünyanın hiçbir yerinde sınıfların gündelik ya da tarihsel çıkarlarını ideolojinin gizemli diline sarıp sarmalamadan yürütülmez. Ama ideolojik mücadelenin anlamı da zaten burada yatar: Farklı sınıf ve sınıf katmanları arasındaki çıkar mücadelesini sanki düşünceler çerçevesinde gerçekleşen bir mücadeleymiş gibi göstermek. Bu nedenle mücadeleyi, mücadele edenlerin dile getirdiği terimlerle anlamaya çalışmak, dile getirdiği ideoloji her neyse tam da onun çarpık diline teslim olmak demektir. Bütün bunları boş yere söylemediğimizin göstergesi, “Bugün ortaya çıkan siyasi istikrarsızlığın Türkiye ’nin ekonomik gelişmesini engellemek/önünü kesmek için, olmadı, ‘gelişen’ Türkiye’yi çekemedikleri için” yapıldığı türünden açıklamalardan başka bir şey değil. Zira durum tam da tersi, ekonomik büyüme/gelişme dağılmaya başladığı, ekonomide sorunlar fazlasıyla arttığı için bugün siyasi istikrarsızlık ortaya çıkıyor. Lafı dolandırmadan söyleyecek olursak, yaşananlar tam bir sınıf mücadelesidir, burjuvazinin kendi içinde yaşadığı bir mücadele. Bu nedenle birbirlerinin en önemli gelir kapılarına (biri dershanelere öbürü TOKİ’ye) saldırmaları boş yere değil.

TÜSİAD, TUSKON, MÜSİAD

Fakat daha da önemlisi, bugün AKP’nin sermayenin en azından bir kısmı için (özellikle TÜSİAD ve TUSKON) güvenilirliğini yitirmesi ve giderek bu sermaye sahiplerinin sırtında yük olmaya başlamasıdır. Bunun birkaç nedeni var. Birincisi, AKP’nin gerek Mısır, gerek Suriye ve çok daha önemlisi İran konusunda yürüttüğü dış politikadan başkası değil. Nitekim AKP, son birkaç yıldır dış politikasını 2002’de kendisinin iktidar olmasını sağlayan başta ABD olmak üzere Batı emperyalizmi ve Siyonizm ile çelişki içinde yürütmeye başlamıştı. Mısır’da AKP’nin desteklediği Mursi yenilmiş görünüyor, Suriye’de Esad şimdilik devam edecek gibi, İran’la ilişkilerde ambargo deliniyor, AKP’nin Musul-Kerkük açılımı anlamına gelen Barzani ile yapılan anlaşmaya ABD desteğiyle Irak merkezi hükümeti şiddetli tepki gösteriyor vb. Bütün bunların sonucunda burjuvazi kendi içinde saflaşıyor. TÜSİAD yönetimine Memduh Boydak gibi patronlar alınıyor, böylece TÜSİAD ile İslamcı TUSKON, AKP’ye karşı bir ittifak içine giriyor. MÜSİAD Başkanı Naim Olpak ise adeta bir AKP’li gibi konuşarak 17 Aralık ile başlayan operasyonların ekonomiye darbe vurduğundan şikayet ediyor: “İddiaların yayılması ile dolar 2,098 ile tavan yaptı. Borsada yüzde 7,5’a varan gerilemeler görüldü. Gösterge tahvil faizi 0,8 puan artarak yüzde 9,6’ya dayandı. Bu faiz artışı bile ekonomimize 8 milyar liralık ek yük getirdi. Kendi mecrasında yürüyecek adli operasyonunun ülke ekonomisine yansıması böyle mi olmalıdır? Bu durumu anlayamıyoruz, doğru bulmuyoruz.” Bütün bunlar burjuvazi içinde bir çıkar çatışmasının göstergelerinden başka bir şey değil.

Gezi isyanı

İkinci bir nokta, Gezi isyanı sonrası bu hükümetin olası bir ekonomik krizle birlikte ortaya çıkacak toplumsal bir muhalefeti asla yönetemeyeceğine ilişkin burjuvazinin duyduğu kaygıdır. Gezi isyanı ve hükümetin isyana karşı tavrı, hükümet ile iktidar bloğunun diğer müttefiklerinin arasını açtı. En pespayeleri hariç, özellikle Gezi isyanından sonra liberaller Erdoğan’ı savunamaz oldular. Bu örnek bile hükümetin burjuvazinin sırtında bir yük olmaya başladığını göstermeye yeter. Dolayısıyla Erdoğan hükümeti, gerek ABD gerekse Türk burjuvazisinin bir kısmı tarafından hem içerde hem de dışarıda istikrarı sağlayan bir organ olmaktan çıktı. Bu nedenle yine kendi selametleri açısından yeni bir iktidara ihtiyaçları var. Bütün bu mücadele, hukukun neden ayaklar altına alındığını da gösteriyor. 12 Eylül referandumunda “demokratik reform” diye yutturdukları değişiklikleri şimdi altüst etmeye hazırlanıyorlar. Eskiden adil yargılama diye gördüklerine şimdi kumpas diyorlar. Eskiden “kahraman” olan savcı ve polisler şimdi görevden alınıyor, üstelik doğrudan aynı kişiler olmak üzere. Anlaşılan mesele sınıf içi mücadele ise hukuk ayaklar altına alınabilir ve işin garibi, bunu şu ya da bu biçimde meşru gösteren bir sürü liberal düşünceli zevat da bulunabilir.

İç savaş

Burjuvazinin bu iç savaşında kim galip gelirse gelsin ilk işi kıdem tazminatını kaldırarak, işçi simsarlığı bürolarını yerleştirerek, bölgesel asgari ücret uygulamasına geçerek vb. yaklaşan bir ekonomik krizin faturasını, işsizlik, yoksulluk ve açlıkla emekçi yığınların üzerine yıkmak olacaktır. Dolayısıyla burada bir sorunun yanıtının, en azından sosyalistler, işçi-emekçi sınıflar ve onların örgütleri tarafından verilmesi gerekiyor: Egemenler yoz çıkarları için birbirine düşmüşken sizler ne yapacaksınız? Zira burjuvazinin kendi içindeki çatışmalardan kaynaklan bir siyasal krizi kapitalist devletin bütünsel bir krizine çevirebilmek ancak işçi sınıfının sürece bağımsız ve hegemonik bir güç olarak katılmasıyla mümkündür.

* Ankara Üni., DTCF, Sosyoloji