Bu filmi görmüştük

Bu filmi görmüştük
Bu filmi görmüştük

22 KESK yöneticisinin KCK davası nedeniyle tutuklanmasını protesto etmek için KESK üyeleri sokaklardaydı.

DİSK'in 12 Eylül sonrasında hedef tahtasına yerleştirilmesi nasıl ki nedensiz değilse, bugün KESK'in maruz kaldıkları da 'emre amade' oluşun bir başka tezahürü
Haber: ERTUĞRUL MAVİOĞLU / Arşivi

12 Eylül 1980 darbesinin üzerinden henüz dört gün geçmişti ki, kendilerine Milli Güvenlik Konseyi adını veren cuntacılar, bir bildiri yayınladı. İkinci bir emre kadar bütün grevler erteleniyor, DİSK ve MİSK yöneticilerinin en geç akşam saat 18.00’e kadar teslim olmaları isteniyordu. Tarih 17 Eylül 1980’i gösterdiğinde ise gözaltı süreleri sonsuz güne uzamış, ‘masumiyet karinesi’nin palavra olduğunu düşünmeden teslim olan 950 sendikacının işkencedeki çığlıkları çoktan birbirine karışmıştı.
3 Ekim 1980’de sanayici Vehbi Koç, cuntanın şefi Kenan Evren’e bir mektup gönderdi.Şöyle diyordu mektubunda: “DİSK’in kapatılmış olmasından dolayı bir kısım işçiler sendikal münasebetler yönünden bekleyiş içindedirler. Militan sendikacılar bu işçileri tahrik etmek ve faaliyetini devam eden sendikaların yönetim kadrolarına sızarak, kendi davalarını devam ettirmek niyetindedirler. Bu durum bilinerek hazırlanacak kanunlarda gerekli tedbirler alınmalıdır. Zatıalilerine ve arkadaşlarınıza muvaffakiyetler temenni ediyorum. Emrinize amadeyim.”
Mektubu olması gerektiği gibi, tersinden okursak, emir demiri kesmişti. Kısa süre içinde mücadeleci sendikacılığı ile büyük sermayeyi hep rahatsız eden DİSK’in 1477’yi bulan yönetici ve üyesi sıkıyönetim askeri mahkemelerinin salonlarını doldurdu. Askeri Savcı Süleyman Takkeci’nin hazırladığı akıllara ziyan iddianamede, 78 DİSK yöneticisinin idamı isteniyordu. DİSK’lilerin beraat etmeleri için on yıl gibi uzun bir süre gerekecekti. 

32 yıl sonra
Aradan tam 32 yıl geçti ve sanki ülke DİSK’in başına gelenlerden hiç ders almadı... Genel Başkan Lami Özgen’in de aralarında bulunduğu 57 KESK’li gözaltına alındı. Hem de, 12 Eylül’ü, 28 Şubat’ı ve sonrasındaki tüm darbe girişimlerini yargılama iddiasındaki bir iktidar yaptı bunu.
KESK’e düzenlenen bu operasyon ilk değil ve son da olmayacak. Çünkü KESK, yasalara değil, meşruiyete dayanarak kuruldu. Çünkü KESK, kurulduğu günden itibaren küresel kapitalizmin sendikaları boğan akıntısına karşı kürek çekti. Çünkü KESK, ‘anadilde eğitim’ gibi son derece meşru bir talebi tüzüğüne yazdığı için kapatma davasıyla yüzyüze kaldı. Çünkü KESK, sadece toplu görüşme masal(l)arında değil, tüm demokratik talepler için hep sokakta oldu.
Mücadeleci sendikacılığın bedeli ağırdır. KESK’e de bu bedel defalarca ödetildi. Yüzlerce üyesinin haklı ve meşru talepler çerçevesinde düzenlenen sokak gösterilerinde yoğun şiddete maruz bırakılıp gözaltına alınması gibi, siyasi iktidarların tasfiye planları da KESK’in kısa tarihçesinde yazılı.
Önce karşısına Kamu-Sen adlı yeni bir konfederasyon çıkarıldı örneğin. AKP sonrasında bu kez Memur-Sen atak yaptı. Sokağa sırtı dönük bu konfederasyonun, AKP iktidarıyla birlikte KESK ve Kamu-Sen’i de geride bırakarak en fazla üyeye sahip olması hayli çarpıcıydı. KESK Genel Başkanı Lami Özgen katıldığı bir televizyon programında Bülent Arınç’ın övgüyle söz ettiği bu konfederasyon için “Memur-Sen, AKP’nin memur kollarıdır. Aynı gençlik kolları, kadın kolları gibi” diyordu. 

Birim, şube, örgüt!
Hafızası nakıs ülkemde belki unutuldu ama KESK’e yönelik son operasyonun daha dar kapsamlısı 28 Mayıs 2009’da yaşandı. Aralarında Lami Özgen’in de bulunduğu KESK yöneticileri, İzmir’de bir operasyon sonucunda gözaltına alındı. 25’i hakkında KCK üyesi olmaktan dava açıldı, yargılandılar ve cezaya çarptırıldılar. Henüz Yargıtay’da olan bu davanın soruşturmasında müthiş saptamalar vardı. Mesela, hem operasyonu gerçekleştiren jandarma, hem de onların hazırladığı fezlekeyi copy-paste yöntemiyle iddianameye dönüştüren savcılar, “1 nolu şube, 2 nolu şube” terimlerinden fena halde kuşkulanmışlardı. Neydi bu şimdi? Şifre miydi, örgütsel talimat mı? Telefon konuşmaları dinlenmiş, KESK üyelerinin okullardan ‘birim’ diye söz ettikleri duyulmuştu. Birim de neyin nesiydi? Sakın KCK örgütünün birimleri olmasın bunlar?
Saçma deyip geçilmesin lütfen. Bu iddialar, yargılama sonucunda KESK’lilere toplam 156 yıl ceza verilmesine neden oldu. Yargılama sırasında İzmir’deki KESK davasının Diyarbakır’da süren KCK soruşturması ile ilişkisinin olmadığı kesinleşmiş, üye hâkimlerden Güngör Tosunoğlu “beraat etmeliler, ortalıkta delil yok” diye karara şerh düşmüştü, ne gam! Temmuz kararnamesiyle atanmış iki hâkimin oyları, 26 Kasım 2011’deki karar duruşmasında sonucu tayin ediverdi.
İzmir’deki deneme şimdi daha geniş kapsamlı olarak sahnede. Sendikacılar Kürt mü? Evet! O halde KCK üyesidirler. Tıpkı yasal zeminde siyaset yapan on bine yakın tutuklu gibi… 

Bir Zaytung haberi
Anımsar mısınız bilmem, ‘dürüst, tarafsız, ahlaksız haber’ mottosuyla yayın yapan, www.zaytung.com adlı internet sitesi, “KCK Merkez Yönetim Kurulu: Bu kadar üyemiz olduğunu biz de bilmiyorduk” başlığıyla mizahi bir haber yaptı. İroniye bakın ki, yaşanan olaylarla dalga geçmek için hazırlanan Zaytung’un bu haberi doğru çıktı. Nasıl mı? İşte, gazeteci Avni Özgürel’le geçtiğimiz ay Kandil’de bir röportaj gerçekleştiren KCK lideri Murat Karayılan’ın sözleri: “Şu anda 8000 Kürt tutuklu.. Bu 8000 Kürt’ün 1000 küsuratı bizim arkadaşlardı. Geri kalan 7000’i Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre hiçbir yasa dışı faaliyeti olmamış, illegalitesi olmamış göz önünde insanlar. Evet.. KCK denilen kurumun başıyım, başkanıyım. Ama ben yani bu insanları ne tanırım ne bilirim. Bu KCK nasıl bir şey, fabrika mıdır kadro üretiyor?” 

Asıl hedef
Şimdi KESK Genel Sekreteri İsmail Hakkı Tombul’a kulak verelim, KCK gerekçesiyle düzenlenen bu operasyonun aslı astarı neymiş, ona bakalım: “Bu gözaltıların nedeni KESK’in kamuda yeni uygulamalara karşı sürdürdüğü itiraz, 21 Aralık’ta yaptığı grev, 28-29 Mart’ta bütün Türkiye’yi doğrudan etkileyen ‘4+4+4’ diye bilinen yasaya karşı gösterdiği direnç ve 23 Mayıs’ta toplu sözleşmede verilen zamlara itiraz ettiği için yapılan büyük grevdir. Türkiye’nin Suriye’ye müdahalenin eşiğine geldiği, emperyalist müdahaleye ve ‘savaşa hayır’ diyen güçlerin sokağa çıkacağı bir dönemde, bu mücadeleyi engellemek için KESK’e dönük bir operasyon gerçekleştirildi.’’
Bu kadar sarih işte. AKP, bu yapılanları akli hale getirmek için hangi ‘spin doktor’a müracaat ederse etsin kapıldığı hastalığın tedavisi yok. Hem 12 Eylül’e karşı olup hem de cunta mamulü sopayı elinde tutmanın böylesi sonuçları olmaz diyenlerden misiniz? O halde 32 yıl önce DİSK’in maruz kaldıklarını yeniden anımsayın. Bugün KESK’e yaşatılanlarda ‘emre amade’ oluşun açık işaretlerini yakalayacağınızdan hiç kuşkunuz olmasın.