Bu hayat, hayat değil

'Bir insandan bir katil üreten karanlıklar' içinde yetişmiş bir çocuğun kurşunlarına hedef olma endişesi ve korkusu yüzünden aydınlarının, yazarlarının, bilim insanlarının terk ettikleri bir ülke haline geliyor Türkiye.
Haber: ORHAN MİROĞLU / Arşivi

'Bir insandan bir katil üreten karanlıklar' içinde yetişmiş bir çocuğun kurşunlarına hedef olma endişesi ve korkusu yüzünden aydınlarının, yazarlarının, bilim insanlarının terk ettikleri bir ülke haline geliyor Türkiye. Çünkü bu ülkede hayat, artık yaşanacak gibi değil ve hayat, hayat olmaktan çıktı. Orhan Pamuk, Kahire'de İstanbul'daki hayatını soran bir yazar arkadaşına, "bu hayat değil, çünkü sokağa çıkamıyorum" derken sadece kendi hayatıyla alakalı bir gerçeği ifade etmiş olmuyor, düşünen, yazı yazan, bilim üreten, bugüne ve geleceğe dair sözü olan insanların Türkiye'de yaşadığı hayatın gerçeğini de hatırlatıyordu bize.
Bir zamanlar, Orhan Pamuk gibi Nobel Edebiyat ödülü alan Kolombiyalı yazar Marquez de, siyasal iktidarın baskılarından usandı ve ülkesini terk etmek zorunda kaldı. Uzun yıllar Meksika'da yaşadı. Bir gerilla örgütüne yardım etmekle suçlanıyordu. Bu suçlamanın doğruluğu hiçbir zaman kanıtlanamadı. Ama böyle bir suçlama bile, onu Kolombiya'da faaliyet gösteren ölüm mangalarının hedefi haline getirmeye yetmişti. Marquez, 1982'de Nobel'i aldığında, sürgünde yaşayan bir yazardı. Onun Nobel alması belki de Latin Amerika'nın yüzyıllık yalnızlığının bittiğini müjdeleyen bir dönemin de başlangıcı oldu. Marquez'in, 'Yüzyıllık Yalnızlık' romanı, bütün dünyanın Latin Amerika'yı edebiyatın ve romanın penceresinden tanımasına olanak sağlamıştı. Bu yüzden belki, dönemin Kolombiya devlet başkanı, Marquez'e Nobel ödülü verilince, Meksika'ya gitti ve onu, ülkesine dönmeye ikna etti. Başbakan Erdoğan, Orhan Pamuk'u Türkiye'de yaşamaya ikna etmek için harekete geçer mi bilinmez, ama Türk edebiyatına Nobel kazandırmış Orhan Pamuk, 'bu hayat' değil dedi ve ülkesini terk etti. Böyle bir karara varmak, ne zaman ve nasıl biteceğini bilmediğiniz bir yolculuğa çıkmak, tarifi zor bir sürgünlüğü yaşamaya razı olmak, dahası, ardınızda insanlarını, tarihini, toplumsal kavgalarını ve hayatını romanlarınızda ve yazdığınız kitaplarda anlattığınız, mutsuz bir ülke bırakarak çekip gitmek, kolay olmasa gerek. Yüreğiniz aslında doğup büyüdüğünüz bu topraklarda yaşamaktan yanadır hep. Ama öldürüleceğini bilen insanlardan biri olup da, bu ölümü bile bile beklemenin de akıl işi olmadığını düşünmekten kendinizi alıkoyamazsınız.
Çünkü yaşadığınız ülkenin geçmişini hatırladığınızda, tuhaf denemeyecek bir biçimde ortaya çıkan 'verilerle' öldürüleceğini bilen insanların, neredeyse hiçbirinin bu mukadder ölümden kurtulamadıklarını yeniden hatırlar ve ölümün soluk nefesini ensenizde hissederek yaşamanın, artık yaşamak olmadığını düşünmeye başlarsınız. Kime ve nasıl güveneyim sorusunun cevabı yoktur. Devlet derin olan ve derin olmayan bütün kurumlarıyla bu lanetli oyunun içindedir. Tetiği çekenler, karanlıklar içinde yetişmiş olsalar da, tetiği çektirenler çoğu zaman zirvede ve devletin elitleri arasındadır. Mevcut hukuk sisteminin size önerdiği bir tek şey vardır mesela, sizi kalbinizden, beyninizden vurmadan önce, 'akıllı ol' diye uyaran muhtemel katillerinizle uzlaşmaya davet etmek!.
Ölmek ve öldürmek için 'kamunun bilgisi dahilinde' ve 'gözleri önünde' silah ve Kuran üstüne yemin edilebilen ve şimdilik ve bildiğimiz kadarıyla 'mevcutlu' 13,500 'hainin', yeni kuvayı milliyecilerin hedefi haline geldiği bir ülkede, kalmak ve gitmek ikilemi arasına sıkışıp kalmadan önce, tabii ki 13,500 hainin arasında olup olmadığınızın merakıyla yaşamaya başlarsınız. Böyle bir merak bile, hayatı size zehir etmeye yeter. Ama bu merak artık merak olmaktan çıkıp öldürüleceğini bilen insanlardan biri haline geldiğiniz gerçeğiyle baş başa kaldığınızda, kalmak ve çekip gitmek arasında sıkışıp kalmış bir insanın mutsuzluğu ve kahrı içinde bulursunuz kendinizi. Çünkü öldürüleceğini bilmenin bilgisi kadar yeryüzünde dehşet verici bir bilgi yoktur. Ve bu bilgi size çok geçmeden, mesajlarla, mektuplarla, telefonlarla ulaşmaya başlar. Türkiye'de bir zamanlar, 'seçilmiş insanlar' hayatlarıyla ilgili bu bilgiyi tıpkı bugün olduğu gibi, alarak ve aldıkları bu bilginin dehşetini duyarak, hayatlarını sürdürmeye çalıştı. Kimi kurban olmaktan kurtuldu belki, ama çoğu da kurtulamadı. Öldürüleceklerini biliyor olmalarına rağmen korunamıyor ve birer birer vurulup öldürülüyorlardı.
Öldürüleceğini bilmek
HEP Diyarbakır İl Başkanı Vedat Aydın da, öldürülmeden önce, öldürüleceğini biliyordu. O gün, Temmuz sıcağı yaşanıyordu Diyarbakır'da. Eve gitmeden önce, hem gazetesini almak hem de biraz soluklanmak istiyordu. Okuru olduğu gazetenin bürosuna gitti. Büronun sorumlusu Haşim Caro'yla çay içti ve sohbet etti bir süre. Haşim, o aralar artan faili meçhul cinayetleri hatırlatarak, esprili bir üslupla sordu Vedat'a: "Sıra siz de mi Başkan?" diye. Vedat bu soruya şaşırmamış göründü ve kısa bir suskunluktan sonra cevabı şu oldu: "Sen espri olsun diye soruyorsun, ama bu işin şakası yok, evet Haşim sıra bende. Ölümüm de öyle bombayla filan olmayacak, bende yeni bir yöntem deneyecekler." Vedat'ı infaz ederken, 'yeni bir yöntem deneyecek olanlar', o günün gece yarısında, eşi ve çocuklarıyla birlikte yaşadığı eve geldiler. Ertesi gün Hazar gölüne pikniğe gidilecekti ve çocuklar erkenden uyumuşlardı. Ne yaman bir çelişkidir ki, öldürüleceğinin bilgisiyle yaşıyor ama bir yandan da hayatı aksatmamaya, onu hak ettiği haliyle yaşamaktan da kendini alıkoymuyordu Vedat Aydın. Onu alıp götürmeye gelenlerin kolları arasındayken 'eve sağ dönmeyeceğini' söyledi eşi Şükran'a. Sonra da bir istekte, belki de bir vasiyette bulundu: "Annem mezarımın başında iki kez zılgıt çeksin." Onu almaya gelenlerin arasında Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü'ne davet edildiği zamanlarda gördüğü polisler de vardı. Kaçırıldıktan iki gün sonra Maden'de cesedi bulundu Vedat Aydın'ın.
Musa Anter, hem öldürüleceğini biliyordu hem de bu bilgiye rağmen, ölüm korkusuna tutsak olmak istemeyen bir tavrın içindeydi. Öldürülmeden bir yıl önce, Ankara'da bir dost sofrasında 'beni öldürecekler' dediği biliniyor. Ölüm düşüncesi, ondan hiç uzaklaşmamış, hayatı boyunca onun içinde hep varolmuştu. Bu varoluşu çok güçlü hissettiği yıl 1991 yılı oldu. İstanbul'da kaldığı eve geldiler ve kapıyı açmasını istediler ondan. Evinin kapısını tanımadığı bu kimselere açmadı Musa Anter ve o gün için öldürülmekten kurtuldu. Bir yıl sonra da, kitaplarını imzalamak için gittiği Diyarbakır'da katledildi.
Hrant Dink, daha önceki kurbanlar gibi, öldürüleceğini bilmenin bilgisiyle yaşadı İstanbul'da. Bütün kurbanlardan farklı olarak, onu öldürmeye karar verenlerin kimliğini dahi paylaştı dostlarıyla. Tetiği çekeni değil kuşkusuz, ama çektirenleri, yani onu ölümle tehdit edenleri biliyor ve tanıyordu. Unutmamızı istemediği bir toplumsal hafızanın yaşaması için hayatını verdi.
Şimdi bu toplumsal hafızayla yüzleşmenin zamanıdır. Yüzlerce, binlerce tanığa ihtiyacımız olacak. Ama kuşkusuz en kıymetli tanıklar, bu ülkeyi neredeyse yarım asırdır yönetenler ve yeniden yönetmek için artık ömürleri de yetmediğinden, 'keşke 20 yıl daha genç olsaydım' diye hayıflananlardır. Size verecek 20 yılımız daha yok artık, bunu belleğinize iyice kazıyın, ama Rakel Dink'in söylediği gibi, bir insandan bir katilin üretildiği o karanlıkları keşfetmemize yol açacak, o karanlıkları aydınlatacak tanıklığınıza ihtiyacımız var bizim. Bildiklerinizi anlatmak ve bu ölümcül toplumsal hafızanın yaratılmasındaki rolünüzle yüzleşmek için 20 yıl değil, birkaç gün sadece, birkaç gün, yeter de artar bile..