Bu i...ler kim?

Tekrar topluca oturmuş 'biz kimiz?' sorusunun önünde kafa kaşırken, bizi bu ürpertici sorunun cevabına bir adım daha yaklaştıran bir gösteriye maruz kaldık. Bir büyükşehir belediye başkanıyla bir büyük gazete yazarı ve fikir adamı er meydanına, yani televizyona çıkıp kozlarını paylaştı.
Haber: YILDIRIM TÜRKER / Arşivi

Tekrar topluca oturmuş 'biz kimiz?' sorusunun önünde kafa kaşırken, bizi bu ürpertici sorunun cevabına bir adım daha yaklaştıran bir gösteriye maruz kaldık. Bir büyükşehir belediye başkanıyla bir büyük gazete yazarı ve fikir adamı er meydanına, yani televizyona çıkıp kozlarını paylaştı.
İkisinin de birbirleri hakkında çeşitli 'karanlık gelir', 'yolsuzluk' ve benzeri iddialar vardı. Ama canlı yayınlanan program iki az gelişmiş insanın yüz kızartıcı dalaşından öte gidemedi.
Gidemezdi de. Çünkü bu iki muteber adamı adeta birbirinin ikiziydi. Aynı irtifadan ses veriyor, kendilerini aklamak amacıyla bizimle müstehcen bir kıraathane ödeşmesi paylaşıyorlardı. Seyirciden beklenen de okey taşlarını bir yana itip tezahüratta bulunmasıydı.
Ceplerinden çıkarabildikleri, aynı salyalı küfürdü: İ
Her biri karşısındakine 'yamuk yapıyor', onu düşünebildiği en ağır hakaretle yaralamaya, seyirci gözünde küçük düşürmeye çalışıyordu.
İbnelik konusu, şu en karanlık günlerimizde bir kez daha gündeme yükselmiş, bir kez daha tehdidiyle ufkumuza gerilmişti.
Akabinde youtube krizi gündeme geldi. Orada da bir Yunan genci Atatürk'ün eşcinsel olduğu imasından ibaret ürününü dolaşıma soktu ve yer yerinden oynadı.
Hürriyet'in nispeten yeni kahramanı Fatih Çekirge, elbette yutmamıştı. Olayların arkasını görebiliyordu bu üsluplu gazetecimiz. "Türkiye ve Türklük üzerine büyük bir oyun oynanıyorİşte bir başka örnek youtube'dur. Amaç, bizi tahrik etmek. Amaç, sözde Ermeni soykırım yasa tasarısıyla, Türk-Kürt ayrımıyla bizleri zor duruma düşürüp saldırganlaştırmaktır." Çekirge, okuru da protestoya kışkırtıyordu. Site boykot edilmeli, kontakt adresi de e-postalara boğulmalıydı.
Nitekim yaratıcı Türk halkı, teknolojiye olan yatkınlığıyla youtube'u galiz küfürlerle, Yunan'ı i.ne ilan eden kliplerle işgal etti. Acı olan, Türklerin Yunanlıları becermek suretiyle kimin i.ne olduğunu dünya aleme gösterebileceğine inanan çoğunluğun açığa çıkmasıydı.
Akdeniz'in iki gelişmemiş çocuğu, memleketimizin televizyon muharebesine çıkan iki gelişmemişi gibi dünyayı, insanı, gücü, siyaseti, hakikati nasıl tarttığının kanıtını sunuyordu: İ.ne, aşağılamak, yaralamak, küçük düşürmek amacıyla, yani sadece hizmet bilinci ve coşkusuyla becerilen insan demektir. Becerene günah yazmaz. Erkekliğine de halel gelmez.
Türkiye'de eşcinselliğin 'özelleştirilerek' heyecanlı tartışmalara konu olması yoğunluklu olarak 80'li yıllarda başladı. Cinsel hegemonyayı sorgulamaya açan fenimizmin ilhamıyla sol, 'eşcinsel unsurların' da müttefik olarak görülebileceği koşulları saptamaya başladı. Darbeyi yiyene kadar devrimle halledileceği kesin görülen, kapitalizmin bir yan hastalığı olarak adlandırılan eşcinsellik konusunda özgürlükçü bir gevşeme söz konusuydu. Bunun dile yansıması öncelikle antik felsefeden değil de Marx'tan alıntılanan "İnsani olan hiçbir şey bana yabancı değil" savsözüyle özetlenebilecek bir duyarlığın eşliğinde oldu. Solun yanlış hümanizması, kadın erkek cinselliğini iktidar terimleriyle açıklamaya çalışırken eşcinselliği epeyi uzakta bir yerde her nasılsa örgütlenivermiş yabancı bir oluşum olarak görüyor, onun özerk alanına yönelik tavrını dindar bir yüce gönüllülükle tartıyordu. Ne Oedipus'un paslı çıkrığı ne arzu-haz mekanizmasının işleyişi sorgulanıyor, neredeyse resmi vakanüvis olarak memur edilmiş sosyalistler tarihin dökümünü çıkarırken ancak koruyabildikleri gerçekliğe saygı sonucu bu konuda da birkaç söz üretmek zorunda kalıyordu.
Bu konuda hep suskunluktan yana olmuş muhafazakârların duruşlarıysa eşcinsellere ölüm fetvası çıkarmaktan kaçınmayan bir canavarlıktaydı.
Eşcinsel, her zaman kesif bir konsensüsle hayatımıza, kamusal alana tayin edilmiş "öteki" olageldi. Söz, hiçbir zaman eşcinsellere verilmiyor, onlar en fazla demokrat olmanın verdiği sorumlulukla uzaklıklı bir koruma altına alınıyordu.
Eşcinsellik bir kimlik olarak kabul edilemez, kamusal alanda bir özne olarak varolamaz, ancak bir konu olarak işlenebilir. Daha sonra başını haftalık haber dergilerinin çektiği salyalı bir tecessüsün nesnesi oldu eşcinsellik. Bu dergiler memleketimizde asla oluşmamış hayali 'getto'ların sözde sakinleriyle söyleşiler yayınlayıp büyük ifşaatlarda bulundu. Bir kez bu konunun sattığı anlaşılmıştı. Hâlâ bir gelenek olarak iki haftada bir bu konuda bir başlığa yer veriyorlar. Konunun örnekler, tanıklıklar, deneyimlerle güçlendirilmiş sunumu tamamıyla şaşırtmaya, iç gıcıklamaya yönelik. 'Avam' magazinlerin bayağı ve alaycı diline alternatif olarak daha kıyıcı, adeta devletin hoşgörü bakanlığının tamimlerine yaraşır bir dil. Demokrat, haddini bildiği sürece nesnesini hoşgörüyle kucaklayıp aşağılayan bir dil. Bu dilin daha da incelmiş olduğu kimi demokrat yazarlarda da eşcinsellik bir gerçeklikten çok 'izin verilmesi', 'hoş görülmesi', 'haddinin hududunun saptanması' gereken bir modernite sorunsalı olarak algılanıyor.
Eşcinseller bir yandan itirafa zorlanıyor öte yandan siyasi bir kimlik olarak varolabilecekleri hiçbir alan oluşturmalarına izin verilmiyor. Hoşgörüyle terbiye edilmiş hayatlara izin var yalnız.
Şu kısaca bakıverdiğimiz son iki olayın basındaki yankılarını izleyince bu konuda henüz yol almaya çok direnen bir dilin hükümranlığıyla karşılaşıyoruz.
Atatürk'ün eşcinsel olduğu iddiası, Sabiha Gökçen'in Ermeni asıllı bir devşirme olduğu iddiası kadar çok sarsıyor kamuoyuyla aramızda tercümanlık üstlenmişleri. Eşcinsellik de, Ermeniliğin yanı başında yeri en sarsılmaz milli küfürlerimiz listesinde bir kez daha tescilleniyor.
Bu topraklarda geyler de yaşamıyor mu? Sahiden Türk'den gey çıkmaz mı? Asker, polis, memur, öğretmen, öğrenci, işinsanı, bilim insanı, işsiz güçsüz, köylü kentli eşcinsel yok mu?
Eşcinsellik, her şeyden önce bir insanlık gerçeği değil mi?
Ayrımcılığın böylesine salyalı, böylesine ferahfeza bir dille karşımıza dikilmesi üstüne düşünmüyor musunuz?
Bu toplumun en hassas, en zayıf noktasının bu konu olması ergenlikte takılıp kaldığımız arafı işaret etmiyor mu?