Bütünsel gücü elegeçirme yarışı

Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi diktatörlüğe giden yolu açar mı? Yoksa tersine, askeri ve sivil bürokrasinin vesayeti rejimin meşruiyetini ve gücünü azaltır mı?
Haber: AHMET İNSEL / Arşivi

Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi diktatörlüğe giden yolu açar mı? Yoksa tersine, askeri ve sivil bürokrasinin vesayeti rejimin meşruiyetini ve gücünü azaltır mı? Seçmenlerin diyelim ki yüzde 60'ının oyunu almış bir cumhurbaşkanına karşı, "Türk milleti adına" bir askeri darbe yapmak mümkün olabilir mi? Doğrudan seçimle göreve gelen cumhurbaşkanı ve gene doğrudan seçimle oluşan parlamento arasında güç, yetki, meşruiyet çatışmaları olmaz mı? Bu çatışmalar siyasal rejimi tıkamaz mı? Ve esas soruya gelelim: Cumhurbaşkanını "halk" seçerse, bundan böyle "vatandaş"ın beğendiği adayın cumhurbaşkanı olma şansı hiç kalmaz mı?
Sorun cumhurbaşkanı değil
Bunlar ve daha teknik bir dizi soru, bugün cumhurbaşkanını nasıl seçelim tartışmasının arkasında yatan, sorulması gereken sorular. Bunların bir kısmı demokrasinin egemen olduğu bir rejimde akla gelmeyecek olan sorular olsa da, kimsenin olağan bir demokraside yaşadığımız iddiasında bulunmadığı bir ülkedeyiz. Herkesin kafasındaki esas sorular bunlar. Dolayısıyla aslında tartışma, cumhurbaşkanını nasıl seçelim konusunu kat be kat aşıyor. Farklı rejim anlayışları, birbirine zıt iktidar meşruiyeti inançları burada çatışıyor.
Ama bugün Türkiye'de, cumhurbaşkanının seçim yöntemiyle ilgili olarak, bunları açıkça tartışmıyoruz. Meclis'te anayasanın öngördüğü yeterli oy çoğunluğuna sahip olmasına rağmen, cumhurbaşkanı adayını bir hukuki yorum manevrasıyla seçtiremeyen AKP'nin, buna tepki olarak cumhurbaşkanını halkın seçmesi önerisini paldır küldür yürürlüğe koyması, tartışmayı daha da zor hale getirdi. "Halk seçsin mi, seçmesin mi?" gibi demagojik yanı güçlü bir basitliğe indirgendi sorun.
Kısa vadede hayata geçmeyecek olsa da, CHP'yi "millet iradesinden korkan parti" pozisyonuna itecek taktik bir manevra olarak, özellikle seçim arefesinde usta olduğu aşikâr olan bu hamleyi, görünen o ki AKP enine boyuna düşünmeden, bir Turgut Özal işbitiriciliği içinde ortaya attı. Seçim malzemesi olmaktan öteye gitmesi durumunda yaratacağı sonuçları dikkate almayan bir delikanlı resti çekti. Ya da bunu dikkate aldı. Bu ikinci varsayım eğer doğruysa, 82 Anayasasının öngördüğü aşırı yetki yoğunlaşmasına AKP'nin gerçekten sahip olmak istediğinin en belirgin işareti olur bu. Olağanüstü rejim zihniyeti anayasası'nın öngördüğü "sahiplik" konumuna ait yetkileri, bu kez referandum yoluyla elde etmeyi amaçlıyor demektir. Bu ikinci şıkkı, geçen haftaki yazıda ele almıştık. Bunu cumhurbaşkanlığı seçimiyle ilgili girişimler vesilesiyle biraz daha açabiliriz.
1982 Anayasası'nın öngördüğü cumhurbaşkanlığı yetkilerinde, bu makamla parlamento arasındaki ilişkilerin düzenlenmesinde herhangi bir değişiklik yapmadan, sadece seçim sistemini değiştirmenin ne anlama geleceğine kısaca bakmakta yarar var. Anayasa, cumhurbaşkanını, "Devletin başı" olarak tanımlıyor. Bu çerçevede, kendi adayının cumhurbaşkanı olmasını isteyen AKP'lileri, "devlet iktidarını almak istiyorlar" diye eleştirmek, Anayasa'nın biçimine ve yazılı özüne aykırı bir girişimi teşhir etmek anlamına gelmiyor. "Bunlar"ın devletin başı olma hakkı yoktur denemeyeceğine göre, burada söz konusu olan eleştirinin, bu "parti ve onun temsil ettiği politikaların" devletin başı olması siyasal olarak istenmez bir şeydir diye yorumlamak mümkün. Ama bu yorumu yapabilmek için, neden tehlikelidir, neden istenmez bir şeydir sorusunu açıklıkla yanıtlamak gerekir. Bu hukuki değil, siyasal bir tavır alıştır ve yeri esas olarak siyaset alandır. Aksi takdirde bu devlet iktidarına toplumun önemli bir kesiminin temsilcileri ulaşamazlar, bu iktidar bir zümrenin, bir çevrenin ve toplumun bir bölümünün temsilcilerinin tekelindendir inancı teyit edilmiş olur.
12 Eylül Anayasası
Anayasa cumhurbaşkanı adayının parti üyesi, parti başkanı, vs. olmamasını öngörmüyor. Seçilenin, varsa partisi ile ilişiğinin kesilmesini, milletvekilliğinin düşmesini emrediyor. Devletin başının tarafsızlığı, onun bir noter gibi hiçbir siyasal görüş, inanç ve düşünce sahibi olmadan işini yapması anlamına herhalde gelmiyor. Aslında yürürlükteki Anayasa'nın en büyük çelişkilerinden biri bu. Devletin başına geçen kişinin, 80 öncesinde olduğu gibi davranmasını istiyor, ama ona aktif bir makam yetkisi vermekten geri kalmıyor. 82 Anayasası'nın özü, devlet iktidarını bir siyasal çevrenin elinde tutacağı inancına dayanıyor. Bu gücün en üst noktasına da cumhurbaşkanını oturtuyor. Bu yetkilerin ne olduğunu yakından bilen çevreler, şimdi "AKP devlet iktidarını istiyor" diye var güçleriyle karşı çıkıyorlar.
Cumhurbaşkanının yasamayı ilgilendiren alanlarda, kanunları yayımlamak, tekrar görüşülmek üzere Meclis'e geri göndermek, anayasa değişikliği ile ilgili kanunları gerek görürse halkoyuna sunmak; kanun, kanun hükmünde kararname ve Meclis içtüzüğü hakkında Anayasa Mahkemesi'nde iptal davası açmak, parlamentonun seçimlerinin yenilenmesine karar vermek yetkileri var. Bunlar cumhurbaşkanının seçimi ile ilgili değişiklik eğer yürürlüğe girerse, çok ciddi sorunlar yaratmayacak yetkiler. Meclis'te muhalefetin de müracaat yetkisi oldukça, anayasa yargısı denetiminin ortadan kalkması ihtimali yok.
Devlet iktidarının siyasal iktidardan ayrıştırılarak, birincisinin ikincisi üzerinde yürütme alanında yetkilere sahip olması ise, "devlet iktidarını istiyorlar" endişesinin merkezinde yer alıyor. Başbakanı ve bakanları atama, bakanlar kuruluna başkanlık edebilme veya başkanlığı altında hükümeti toplantıya çağırabilme yetkilerini geçelim. Esas atamalar konusu gündeme gelince, işin boyutu daha açık biçimde ortaya çıkıyor. Başbakan'a bağlı olan Genelkurmay Başkanı'nı atayan, MGK'yı toplantıya çağıran ve buna başkanlık eden cumhurbaşkanı, hükümetin hazırladığı kararnameleri imzalıyor. Bunları imzalamayarak, hükümetin yaptığı bir dizi üst düzey atamayı süresiz engelleyebiliyor.
Anayasa Mahkemesi'nin ve Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun üyelerinin hepsini, Yargıtay Başsavcısı'nı ve vekilini atayan bir cumhurbaşkanı var bu Anayasa'da. Cumhurbaşkanının, üyelerinin bir bölümünü atama yetkisine sahip olduğu kurum ve kuruluşları burada saymıyoruz. Dikkat çekmek istediğimiz, üyelerinin seçimi cumhurbaşkanı makamının takdir tekeline terk edilmiş olan kurumların varlığı ve bunların önemi. Cumhurbaşkanı YÖK Başkanı'nı seçip atadığı gibi, YÖK üyelerinin tümünü atıyor. Üniversite rektörlerini atarken, ülkenin en okumuş zümresinin seçimine güvenmeyerek, seçilenler listesi içinden YÖK'ün beğendiği üç kişiden birini, kendi takdir yetkisine göre atıyor.
Görüldüğü gibi, devletin başı bu anayasada sadece hükümetin yaptıklarını denetleme işlevi görmüyor. Örneğin, Anayasa'da yürütme alanı içinde gösterilen YÖK'ün bütün üyelerini kendisi atıyor ve böylece hükümetin dışında oluşan bir yürütme erkini tayin edebiliyor.
Yürütme alanına haiz yetkilerle donatılmış devletin başının, resen imzaladığı kararlar ve emirler aleyhine Anayasa Mahkemesi dahil, hiçbir yargı merciine başvurulamayacağını da Anayasa öngörüyor. Yürütmeye ait işlemlerin bir kısmının idari ve anayasal yargı denetiminden kaçırılması demek bu. Dolayısıyla bu sorumsuz ama güçlü bir yetkiye sahip kişinin, halkoyuyla seçilmesi ve parlamentodaki çoğunlukla uyum içinde olduğu zaman yaratacağı iktidar tekeli yaratma ve kadrolaşma olanağının olduğu çok açık. Seçilen cumhurbaşkanının parlamento çoğunluğu ile zıtlık halinde olduğunda ise, sistemin bugünküne oranla çok daha fazla tıkanacağı da.
Dolayısıyla, bu atama yetkilerinin daraltılmasını ve farklı kurumlar arasında paylaşılmasını öngörmeden, cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesini istemek, devletin sahibi olma yarışında yer almak anlamına geliyor.
Cumhurbaşkanını halkın seçmesi bütün rejim sorunlarını çözecek bir sihirli değnek değildir. Tersine, 1982 Anayasası gibi, otoriter bir zihniyetin, devletin sahiplerine iktidar yetkileri vermek için tasarladığı bir anayasal sistemde, bu seçim yönteminin aynı derecede otoriter bir çoğunlukçu tahakküm rejimi haline dönüşmesi güçlü bir ihtimaldir.
Eğer parlamenter rejimde devam edilecekse, yukarıda en sorunluları hatırlatılan cumhurbaşkanına verilen yetkilerin kısıtlanması ve bir kısmının yasama, yürütme ve yargı arasında dağıtılması öngörülmedikçe, 12 Eylül rejiminin ucube otoriter yapısı zayıflatılmış değil, pekiştirilmiş olur. Demokrasi, istikrar ve güç adına iktidarın tekelleşmesini değil, paylaşılmasını, dağıtılmasını öngörür.
Esas sorunu devletin başının nasıl seçileceğine indirgeyerek, siyasal tartışmayı bu alana hapsedenler, rejimi değiştirmek değil, pekiştirmek isteyenlerdir.