Büyük sermaye ve Yüksek Yargı

Cumhurbaşkanlığı seçiminde hadise çıkarmaya hazırlananlar gaf üstüne gaf yapmaya başladılar. Ayak işini erkenden yapanlar da var; henüz ellerini belli etmeden siperlenenler de.
Haber: TAHA PARLA / Arşivi

Cumhurbaşkanlığı seçiminde hadise çıkarmaya hazırlananlar gaf üstüne gaf yapmaya başladılar. Ayak işini erkenden yapanlar da var; henüz ellerini belli etmeden siperlenenler de.
Bugün burada yalnızca ikisine değineceğim: Büyük sermaye ve yüksek yargı (dürüst muvazzaf veya emekli bölümü değil, militan ve partizan birkaçı).
Dışarıdan aday meselesi 1982 Anayasasına göre cumhurbaşkanı, halkın vekili olan Yasama Meclisi tarafından seçilir. Üye tam sayısının (550) beşte birinin (110) imzasıyla Meclis dışından bir Türk büyüğünün aday gösterilmesi de mümkündür. Vaktiyle, emekli generallerin/büyükelçilerin/ profesörlerin/gerontokrat idarecilerin Meclis platformuna "paraşütle indirilmesi" için açık bırakılan bu elitist ve paternalist hava koridorunu hatırlatanlar da çıkmaya başladı.
Cumhurbaşkanı adaylarının Meclis içinden ve Meclisçe resmen ve normal olarak aday gösterilmesi tarihine daha çok varken çeşitli çevrelerden ve medyadan, aday havuzuna isim dayatmalar başladı. Böyle öneriler de olabilir ama ancak usulüyle, vakti gelince, gündeme ipotek koymadan, kamuoyunun kafası bulandırılmadan, görüş bildirme özgürlüğü efendice kullanılarak... Ve, tabii, makul olmaya çalışılarak, tercihen adap ve erkân ile siyasi partilere telkin edilerek.
Yoksa, gündemi ezerek, 29.12.2006 tarihli Radikal'in haberine göre, "İş dünyası Erdoğan'ı istemiyor", "TİSK Başkanı Kudatgobilik'in gönlündeki adaylar: İ. Doğramacı, H. Çetin, K. İnan, B. Eczacıbaşı" şeklinde değil. Daha önce TÜSİAD da benzer bir çıkış yapmış, gidip gelmiş, TOBB ise estek kösteklenmişti, şimdi TİSK buyuruyor. Büyük sermayenin zengin gönlüyle: İki beylik siyasetçi-bürokrat, bir olağanüstü doğrama ustası (üniversiteyi, mobilyayı, kâğıdı) ve bir de iş baronu. Tam bir fars. Hem de "duayen bir kimse" ("skorer basketçi" gibi) ağzıyla, bir kiç-alafranga Türkçeyle.
Bu çevreler, yine kendi kriterleri olan siyasetten anlama gereğini de kaldırıveriyorlar, işlerine gelince. Belki büyük siyasetçiler olarak ilk üç isim bu testten geçebilir ama, Eczacıbaşı Jr. bu şartı herhalde karşılamaz.
12 Eylül askeri darbesinden önce TÜSİAD tam gazete sayfası muhtıralar vermişti. Ecevit de her zamanki hesaplı naifliğiyle, "dünyanın hiçbir yerinde iş adamları siyasete karışmaz" demişti. (Tabii karışırlar da, bu durumdaki gibi göstere göstere kral adayı "irae" etmezler, etmemeliler.) Ardından da sırasıyla Demirel hükümeti ve Evren cuntası gelmişti. Ticaret ve sanayi odalarıyla birlikleri sıkıyönetim ve garnizon komutanlarına şölenler vermişlerdi. (Ne dersiniz, bu denenmiş, etkili formülü tekrarlayalım mı?)
Sizin kendi darbeniz ve darbecileriniz, kendi darbe anayasanız, kendi seçim sisteminiz, işte bugünkü sonuçları verdi. Erdoğan'a ve partisine ve hükümetine katlanmak zorunda olan, halk ve seçmen kitlesi değil. Müstehak olan sizlersiniz. Bari kendi koyduğunuz kurallara riayet edin. Otolimitasyon, tutarlılık, demokrasi, ilke, usul diye bir şeyler de var, tercihen onları da hatırlayın.
Yetersiz müteşebbisliğinizle, yetersiz sivilleşmenizle, yetersiz laikliğinizle, oportünist pragmatizminizle ya da tam tersi ifadelerle, rantiyeliğinizle, militarizminizle, din istismarınızla, savaşkanlığınızla; lütfen haddinizi bilin: Demokratik normlarla, hukuk ilkeleriyle, yasal mevzuatla oynamayın; her şeyi her an kurcalamaktan vazgeçin. Yoksa sizi, bırakın AB'yi, ABD'ye bile almazlar.
Hukuksuz yasal kurcalamalar
Mevcut Anayasa, sorunlu bir anayasa olduğunu, makul yorum farklılıklarına açık olmanın ötesinde çekiştirilebilecek bir belge olduğunu bir kere daha kanıtladı.
Meclis Başkanı diyor ki: "... cumhurbaşkanı seçimine başlayacağız, bakacağım 184 kişi varsa toplantıyı açacağım. İçerde 503 kişi var, benim için önemlli olan 184 kişiyle toplantıyı açabilmek. Oylamaları yapacağım, 367'nin altında çıkarsa tekrarlayacağım, sonra 276'da karar kılacağım. 20 günde yapacağım, dört turda 276'yı bulamazsam sonucu belli, Meclis seçime gidecek."
Arınç'ın Anayasanın esas itibarıyla 102. maddesini kullanarak (ve henüz 96. maddesini kullanmadan) doğru mantık yürüttüğü durumlardan biri. İşi mantıksal uzantısına götürüyor. Seçim toplantısını elbette 184 kişiyle açabileceğini söylüyor. Celse başında 500 küsur milletvekilinden 184'ü içerideyse toplantıyı başlatabilir ve celse bitmeden 503 kişinin 367'si peyderpey, ceste ceste salona girer ve bir kişiye oy verirse, bu Anayasanın gereği yerine getirilmiş olur. Yok sayı 366'da kalır ve 367. kişi ispatı vücut ve arzı endam etmezse, iş yatar. Bir de, 368 girer, fakat bunların ikisi başka kişiye oy atarsa...
Yanlış anlamıyorsam Meclis Başkanı bundan fazla bir şey söylemiyor, herhalde 184'ün üçte ikisiyle cumhurbaşkanlığı seçimini sonuçlandırırım, demiyor. Karşı taraftakiler ise, dört turun farklı gereklerini ve toplantı yeter sayısıyla karar yeter sayısını birbirinden ayır(a)mıyor, ya tecahül-ü ârifane ya da kasıtlı olarak, bizatihi toplantının ve seçim sürecinin başlamasını sabote etmek için abes savlar imal ediyorlar.
Meclis Başkanı'nın yorumu ve stratejisi galiba şöyle: Birinci turu 184+ ile açacak (ve 367'yi bulamayacak), ikinci tura da 184+ ile devam edecek (ve 367'yi yine bulamayacak). Ve fakat üçüncü turda (artık üçte ikiye gerek yok, üye tam sayısının yüzde 51'ini geçmek yeterli) 276'yı herhalde bulabilecek. Kısacası, cumhurbaşkanını bu Meclis (ve bu Meclis çoğunluğu) seçebilecek; iş, dördüncü tura ve seçim yenilemeye kalmayacak. (96. maddedeki 139 imkanını da hatırlatırım.)
Birinci veya herhangi bir turun 367 toplantı yeter sayısıyla başlaması diye bir lafız, karine, ruh 1982 Anayasasının hiçbir yerinde yok. Siyasi sınıf zamanında böyle bir anayasa yapmasaydı. Yaptıktan sonra da ihlal etmesinler. Yeni hukuk yaratarak pozitif mevzuatı değiştirsinler. Şu anda yapmaya çalıştıkları şey dürüst ve nazik değil. Hatta teknik olarak anayasayı ihlal girişimi ve eylemli kalkışmaya çağrı çıkarma diye bile nitelenebilir.
Geçersiz savları (Sezer'in süresini uzatmak, Baykal'ın Anayasa Mahkemesi'ne gitmesi gibi) yetmezmiş gibi, gayretkeş emekli yargı bürokratlarını (hukukçu diyemeyeceğim) davalarına devşirip naylon fetvalar alıyorlar. Hukuktan söz edermiş gibi yapıp adliye basan lümpenler veya hukuk devletine meydan okuyan aşiretler gibi davranmayı kendilerine yakıştırmamalılar.
Hukuki temeli olmayan görüşleri, siyasi kol bükmeler için gerçek opsiyonlarmış gibi tartışma gündemine oransız getirmemek de medyanın kaygılarından biri olmalı. Örneğin Anayasa Mahkemesine gitmek gibi hiçbir, bırakın hukuki, yasal zemini olmayan blöfü fazla ciddiye almamalı, fazla yer vermemeli.
Kamuoyu da bilmeli ki, siyaseten elem içinde olsalar bile (bazılarımız gibi), Anayasa Mahkemesi'nde hukuken cambazlık yapmayacak üyeler de vardır.
TAHA PARLA: Boğaziçi Üni., öğretim üyesi