Büyülü ayı yitirdiğimiz gün

Bundan 38 yıl önce, 20 Temmuz 1969'da Eagle adlı ay modülünde geçirdiği gergin altı saatten sonra, Ay'daki Mare Tranquillitatis (Sessizlik veya sükûnet denizi) denen yere ayak basan ABD'li astronot Neil Armstrong...
Haber: AYŞE HÜR / Arşivi

Bundan 38 yıl önce, 20 Temmuz 1969'da Eagle adlı ay modülünde geçirdiği gergin altı saatten sonra, Ay'daki Mare Tranquillitatis (Sessizlik veya sükûnet denizi) denen yere ayak basan ABD'li astronot Neil Armstrong, buradan yaptığı ünlü konuşmasında "Bir insan için çok küçük bir adım. Ancak insanoğlu için dev bir adım" demişti. Atılıp atılmadığı yıllarca tartışma konusu olan ve iki yıl önce NASA'nın yeni fotoğraflar eşliğinde adeta "vallahi attık" dediği bu ilk adımın bedeli, binlerce yıldır insanoğlunun mitolojisinde, dinsel inanışlarında, kültüründe, edebiyatında, hayallerinde yer alan; bazen tapılacak kadar uzak, bazen sevgilinin yüzü kadar yakın olan büyülü Ay'ı sonsuza kadar yitirmek oldu. Aslında bu konudaki ilk işaret Armstrong'un ekibinden yaklaşık yedi ay önce Ay'ın yörüngesine oturmayı başaran Apollo 8'in ekibinden gelmişti. Ay'ın etrafında atılan 10 turdan sonra "Burası Apollo 8, size Ay'dan sesleniyoruz. Burada bulunan her birimiz kendine has duygular içindeyiz. Ben kendi payıma bomboş, yapayalnız bir yerde, hiçliğin yasaklanmış bölgesinin sınırında olduğumu düşünüyorum. Burası ne yaşamak ne de çalışmak için davetkâr görünüyor" diyen astronot Frank Borman'ın çizdiği manzara, MÖ 2354'te, Mezopotamya'daki Büyük Ay Tapınağı'nda geceleri Ay'ın çevrimlerini izleyen, gündüzleri de aşk şiirleri yazan Akad Prensesi En Hedu'Anna'nın hayal ettiğinden ne kadar da farklıydı...
Aslında, Ay'a, Ay'daki bir tanrıya veya Ay'ın kişileştirilmiş haline tapınma kültünün Sümerlerle mi yoksa Babil'le mi başladığı tam olarak bilinmez. Eskiden çiftçilerin, avcıların ya da çobanların doğayla yakın ilişki içinde olmaları çok anlaşılır nedenlere dayanıyordu. Toprağın ne zaman sürüleceğini, tohumun ne zaman atılacağını, verimli bir hasadın ne zaman yapılacağını bilmek, iyi bir av için evden ne zaman ayrılmak gerektiğini kestirmek için dünyaya en yakın gök cismi olan Ay'ın hareketlerini dikkatlice izlemek son derece mantıklıydı. Çünkü Ay'ın çevrimleri büyük bir düzenlilik gösteriyordu. Nitekim tarih boyunca çeşitli dillerde Ay için kullanılan "mënulis", "mënuo", "mina", "mënesis", "moonth", "moon", "mois" gibi sözcükler, "ölçmek" anlamına gelen Sanskritçe "me"den türemiştir. "Yukarıda ne olursa aşağıda da o olacaktır" şeklinde özetlenebilecek bu ilksel öngörünün binlerce yıl içinde evrensel yasalar haline dönmüş olması da hiç şaşırtıcı değildi.
Eski kültürlerde Ay genellikle ikili bir karakterde ele alınırdı. Bazen iyiliğin, aşkın, yaratılışın, doğurganlığın, verimliliğin, çevrimsel döngülerin simgesi kabul edilir; bazen kötülüğün, kuşkulu duyguların, ölümün, yokoluşun simgesi sayılırdı. Bazen Ay'da kadınlığın, dişilik halinin arketipi görülür, bazen Ay erkekleşir ve kadınlarla çocukların en büyük düşmanı olurdu. Nitekim, cennetten gelen kanatlı beyaz bir boğa olarak tasvir edilen Sümerlerin Ay tanrısı Nanna (ya da Nammar) erkekti. Babil'in Ay tanrısı Sin de erkekti. Sin'in büyük tapınağının bugün Sina Dağı diye bilinen kutsal alanda yükseldiği, Sina Dağı'nda dolunayda yapılan Sappatu festivalinin daha sonraları Yahudilerin Sabbath'ına dönüştüğü rivayet olunurdu. Eski Türkler de Ay'ı erkek olarak betimlerlerdi. Türklerin büyük "tengri"sinin katlarında Güneş, Venüs ve Boğa takımyıldızının yanı sıra Ay da önemli yer tutardı.
Ay'ı dişil özellikleriyle ele alan Yunan mitolojisinde, birçok niteliğinin yanı sıra Ay tanrıçası olarak da ele alınan Artemis'in Homeros'un İlyada adlı eserinde hekatos (=okuyla hedefi vuran) diye anılmasından hareket edenler, Artemis ile Anadolulu Ay ve büyü tanrıçası Hekate arasında bir ilişki kurarlar. Yunan mitolojisinde, Artemis'le karışık bir başka Ay tanrıçası olan Selene ise karışık aşk işleri ile ünlüydü. Yanında Ay'la birlikte, iki atın çektiği gümüş bir araba içinde dolaşan güzel bir kadın olarak betimlenen Selene, efsaneye göre Zeus'la birleşmesinden Pandia adlı bir kız doğurmuş, ardından yarı insan yarı hayvan tanrı Pan'la sevişmişti. Ama en ünlü aşkı, Batı Anadolu'daki Beşparmak Dağları'nın ünlü çobanı Endymion'du. Anlaşılan Selene tam da Ay'ın baştan çıkarıcılık mitosuna yaraşır bir tanrıçaydı!
Meleklerin bacaklarına bakmak
Ay'a bilimsel amaçlarla ilk bakanlar ise MS 2. yüzyılda yaşamış Yunanlı filozoflar Hipparkhos ve Plutarkhos ile İskenderiyeli bilgin Ptolemaios/Batlamyus oldu. Ay yüzeyindeki oluşumlara ilişkin gözlemlere dair nadir belgelerden biri Bağdat civarındaki Meraga şehrinde kurduğu gözlemevinde çalışmalarını sürdüren İranlı düşünür ve astronom Nasireddin Tusi'nin (13. yy) Tezkire fi ilm al-Haya adlı risalesi ile Zic-i Ilhani adlı astronomi cetveli. Tusi'nin çalışmaları Trabzonlu Georgios Amirutzes (15. yy) tarafından Bizans'a getirildi. Ali Kuşçu'nun Ay'ın evrelerini anlatan Risale-i Hallü'l-Eşkali'l-Kamer adlı eserini, Leonardo da Vinci'nin 1505 tarihli Ay Haritası izledi. Ay'a çıplak gözle bakan ilk Osmanlı astronomu Takiyüddin Efendi'nin İstanbul'daki rasathanesi, "meleklerin bacaklarını alttan delikli borularla gözleyip umur-u Osmanlı'nın pusulasını bozduğu" için yıkıldıktan sadece 26 yıl sonra, yani 1609'da, Ay'a bir teleskoptan bakan ilk kişinin İtalyan Galilei Galileo mu, yoksa İngiliz Thomas Harriot mu olduğu hâlâ belli değil. Ay'daki oluşumları coğrafi adlarla karşılama fikri Alman asıllı Johannes Hevelius'a (Havelke) ait ancak Hevelius'un sistematiği, ona karşı büyük bir savaş açan İtalyan Cizvit rahibi Giovanni Riccioli tarafından 1651'de ortadan kaldırıldığından beri Ay yüzeyindeki oluşumlar önemli insanların adıyla anılmaya başladı. (Bu oluşumlardan biri de Nasreddin Hoca'mızın adını taşıyor.) 1687'de İngiliz Isaac Newton, Principia adlı eserinde med-cezir hareketlerinin doğasını inceledi, ardında Ay'ın dünya üzerindeki etkilerine ilişkin küçük bir risale yayınladı. Riccoli'den sonra güvenilir ikinci Ay haritası ise 1775 yılında Alman Tobias Mayer tarafından yapıldı. Bu tarihten sonra giderek hızlanan Ay çalışmaları ll. Dünya Savaşı'ndan sonra göz kamaştırıcı (yoksa tüyler ürpertici mi demeli?) bir nitelik kazandı.
Ay'a insansız ve insanlı uzay araçlarının gönderilmesi, ABD ile Sovyetler Birliği arasında 1957'de başlayan amansız yarışın sonucuydu. SSCB'nin 15 Eylül 1959'da fırlattığı Luna 2 "Ay'a ulaşan ilk insansız uzay aracı", Luna 3 ise "Dünya'ya ilk Ay fotoğraflarını gönderen araç" unvanını kazanınca, telaşlanan ABD 1964-1968 yılları arasında gerçekleştirdiği üç insansız uzay yolculuğunun ardından Apollo projesi ile Ay'a ayak basmakla kalmadı, hatta bir ara, Ay'ın tapusunun kendisinde olduğunu iddia etmeye bile kalktı. Neyse ki Ay kimsenin malı olmadı! Dahası, 17 Nisan 1972'de Amerikalı astronot Eugene Cernan'ın attığı son adımdan itibaren geçen 38 yılda Ay'ı hatırlayan bile yok. İnsanoğlunun obur merakının kurbanı olarak soğuk bir kaya kütlesine dönüştürüldükten sonra adeta uzayın çöplüğüne atılan büyülü Ay'dan geriye, mitlerin, masalların, efsanelerin giderek solan ışıması kaldı.