Büyümenin sınırları

Büyümenin sınırları
Büyümenin sınırları

Büyümenin Sınırları raporunu hazırlayan Dennis Meadows.

Sınırsız büyümenin tüm toplumsal sorunları bir şekilde çözdüğüne inanan medeniyetin sonuna doğru geliyoruz
Haber: AHMET İNSEL / Arşivi

Bundan tam kırk yıl önce, kapitalizmin altın çağına ulaşıldığına inanıldığı bir dönemde, bu pembe gelecek tablosunun tam tersini öngören bir rapor yayımlandı. Başlığı “Büyümenin Sınırları” olan raporu, 1968’de kurulan Roma Kulübü adlı bir düşünce topluluğu sipariş vermişti. Roma Kulübü’nün kuruluş amacı, “yerkürenin ve insanlığın geleceği üzerine öngörülerde” bulunmaktı. Çalışma, MIT’de bilgisayar ve sistem kuramları profesörü olan J. W. Forrester’e önerilmişti. O da, o zaman doktora öğrencisi olan Dennis Meadows’u bu işe koştu. Üç yıl sonra rapor, Meadows’un yönettiği bir araştırmacı grubu tarafından kamuoyuna sunuldu. 

Kaynaklar sınırlı
Rapor ilk yayımlandığında, daha birinci petrol krizi ortaya çıkmamıştı. Ekonomik büyümenin altın 30 yılı olarak adlandırılan dönem sona ermemişti. Kapitalizmin sonsuza kadar ve krizsiz sürüp gideceği fikrini savunan ideolojiye karşı, sol bu büyümenin ürünlerinin eşit paylaşılmadığı eleştirisini dile getiriyordu. Kaynakların sınırlı olduğu bir dünyada, üslü çarpan etkisiyle sürdürülen büyümeyi sorun olarak ele almak daha solun ana akımlarının gündeminde değildi. Hatta rapor yayımlandığında, Batı’da birçok komünist ve sosyalist parti, bunun yükselen toplumsal mücadeleleri dizginlemek için hazırlanmış olduğunu iddia etti. Yeşiller hareketi o dönemde filizlenme aşamasındaydı, ortaya çıkmamıştı. 

Tükenme tarihleri
Meadows raporu, büyüme bu hızda ve bu biçimde devam ederse, yerkürede kaynakların tükeneceğini ilk kez açık biçimde ortaya koyuyor, hatta bazı kaynakların olası tükenme tarihlerinde öngörülerde bulunuyordu. Bu öngörüler, beş ana değişkenin birbiriyle ilişkilerini betimleyen bir modele dayanıyordu. Bunlar, nüfus, sanayi üretimi, gıda üretimi, çevre kirletme seviyesi ve yenilenmeyen kaynak stoku idi. İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki büyüme devam ederse, 21. yüzyıl başında küresel bir iktisadi çöküş ve 2030’dan itibaren bu çöküşle bağlantılı olarak dünya nüfusunda yüzyıl sürecek bir düşüş öngörüyordu model.
Elbette, farklı senaryolarla bu öngörülerin takviminin değişebileceği belirtiliyordu. Örneğin yeni kaynakların bulunması sayesinde büyümenin aynı hız ve biçimde sürdürülmesi, çöküşü daha geciktirecek ama daha da büyük olmasına neden olacaktı. Meadows modeli, değişkenler arasındaki karşılıklı etkileşim ilişkilerini ve özellikle bunun yarattığı kartopu etkisini dikkate alarak, bir değişkende sorunun çözülmesinin başka bir yerde açığın büyümesine neden olduğunu gösteriyordu. Örneğin tek başına nüfus planlaması yapmak veya sanayi üretimini sınırlamak, sonucun beş aşağı beş yukarı aynı olmasını engellemiyordu. Modelin ortaya çıkardığı temel sonuç, var olan iktisadi-toplumsal sistemin son derece dengesiz olduğuydu. Ancak bütün değişkenleri aynı anda ve bir an önce etkileyecek önlemler alınması durumunda sistem bir ölçüde istikrarlı bir dengede tutulabilirdi.
Sonuçta, Büyümenin Sınırları raporu, Marx’ın kapitalizmin esas niteliğinin devasa bir “meta birikimi” olduğunu ve bu birikim dinamiğinin motorunun da hep daha fazla birikim olduğunu ortaya koyan çözümlemesini farklı bir açıdan doğruluyordu. Sermaye birikimi dinamiği, herkesi, sadece emekçileri değil sermayedarları da, o büyük dişlinin bir parçası haline getiren ve ancak hızının sürekli artması veya etki alanının sürekli genişlemesiyle dengede duruyordu. Her şeyi metaya, dolayısıyla sermaye birikimi nesnesine dönüştürerek, büyüyordu.
Meadows raporundaki bazı öngörüler, örneğin petrol rezervlerinin 20. yüzyıl sonunda tükeneceği öngörüsü gerçekleşmedi. Yeni yataklar bulundu, petrol yerine başka enerji kaynakları kısmen kullanılmaya başlandı. Ama raporda bu öngörülüyordu. Esas vurgu, kapitalizmle birlikte yerleşen sistemin ve onunla ilişkili medeniyetin büyük bir dengesizliğe sahip olmasıydı. Uzun vadede sürdürülemeyecek olan bir medeniyetti bu ve aynı zamanda bugüne kadarki gelişim patikasına da bağımlıydı. Rapor ilk yayımlandığında, öngörülen küresel çöküşü engelleyecek elli yıl olduğunu gösteriyordu. Kartopu etkisi nedeniyle, belli bir seviyeyi geçtikten sonra, istense de çöküşü durdurmak mümkün değildi. Meadows raporu daha sonra, çok daha güçlü bilgisayar yazılımları desteğinde güncellendi, denendi. 

Sınırların ötesinde
Her defasında, modelin sağlamlığı kanıtlandı. 1992’de Rio’da toplanan Dünya Çevre Zirvesi vesilesiyle raporun güncellenmiş hali, bu kez “Sınırların Ötesinde” başlığıyla sundu. 20 yıl önceki sınırlar aşılmıştı. Aynı ekip, 2004’de, “Büyümenin Sınırları: 30 Yıl Sonra” başlıklı ve çok daha karamsar sonuçlar ortaya çıkaran bir çalışma yayımladı. Geri dönüşü mümkün olmayan kritik eşiği aşmaya on yıl bile kalmamıştı. Son elli yılda dünya sanayi üretimi yılda ortalama yüzde 2,9 büyümüştü. Bu hız, 24 yılda iki misli olmak demek. Sadece kaynakların ve özellikle enerji kaynaklarının sınırları nedeniyle değil, yerkürenin bu üretim hacminin yarattığı çevre baskısını kaldırma kapasitesinin kalmamasıyla da, önümüzdeki dönemde büyümenin maliyetinin de artan bir hızda büyüyeceğini artık kesinlikle biliyoruz.
Şimdi emekli bir profesör olan Meadows, eski büyümenin geri gelmeyeceğini, maliyet duvarına çarpacağını ve kaçınılmaz olarak enerji tüketimi seviyesinin azalacağını öngörüyor. Gelişmiş ülkelerin ortalama hayat seviyesinin artık küresel bir pazarlık konusu olacağını belirtiyor. Bu nedenle, gelecekte büyürüz umuduyla bugün alınan bir dizi kararın sonuçlarının boş çıkacağına işaret ediyor. Örneğin sıfıra yakın bir büyüme patikasında bugünkü borçlar nasıl ödenecek? Refah nasıl paylaşılacak? Amerikalıların refah seviyesini korumak için, Çinlilerin tüketim artışına bir sınır mı getirilecek? Bunun kabul edilemez bir karar olduğu bir kenara, uygulanabilirliği de ancak büyük bir savaşla mümkün.
Son büyük savaş sonrası yerleşen sermaye birikimi modelinin tükenmesi değil içine giderek girdiğimiz kriz. Sermaye birikiminin iktisadi dinamiğin kalbi, motoru ve asli amacı olduğu kapitalizmin kendini yeniden üretme krizi gündemde. Bu büyük çatışmalar, kanlı savaşlara yol açabilir. İşte tam bu noktada, “sosyalizm ya da barbarlık” fikri yeniden anlamını buluyor. Dönemin anaakım sol hareketleri, 1972’deki öngörüleri, paylaşım mücadelesinden emekçi kesimleri dışlama amaçlı bir kapitalist propaganda olarak görmüştü. Eğer solda olmanın, sosyalist olmanın amacı sadece üretilenin paylaşılması mücadelesi vermek değilse, bugün solun dünyayı bekleyen bu barbarlığa karşı bu öngörüleri ciddiye alan, bu sorunlara yeni toplumsal yanıtlar üreten bir yeni medeniyet projesi ortaya koyması gerekiyor. Evet, sınırsız büyümenin tüm toplumsal sorunları bir şekilde çözdüğüne, çözeceğine inanan medeniyetin sonuna doğru geliyoruz. Sosyalizm aynı zamanda yeni bir medeniyettir.