Çağdaş toplum ve din

İslam'a dönüşün gerekçesi, Modernite'nin son onyıllarda ortaya çıkan zaafları mı? Postmodernite bu zaafları saymakla ne kazandı ki, İslam da bundan nemalansın?
Haber: YASİN CEYLAN* / Arşivi

AKP ’nin daha önceki dönemlerde, bazı sebeplerden dolayı bir şekilde uygulayamadığı veya gizlemiş olduğu din açılımı politikasını, bu üçüncü (ustalık) iktidar döneminde tüm açıklığıyla görüyoruz. İmamhatip okullarının orta kısımlarının yeniden açılması, diğer devlet okullarında Kuran ve peygamberin hayatı derslerinin konması, bu açılımın bazı örnekleri. Bunun yanında, geleneksel işlevinden çıkıp, hükümetle aynı politik çizgide atağa kalkan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, toplumun birçok sorununa el atmayı bir misyon haline getirdiğine şahit oluyoruz. Sezaryen ile doğum, kürtaj konularında verdiği fetva, futbolda teşvik ve şike ile ilgili görüş belirtmesi, bu yeni misyonun bazı örnekleri. Son bir teşebbüs ise, her üniversite kampüsüne bir mabet inşa etmek fikri. Ayrıca Tarikatlar ile Cemaatler de boş durmuyor. Kemalist rejimin çöküşünün yarattığı boşluğu doldurmaya çalışıyorlar. Daha önceki rejimin Türk ırkçılığını esas alıp Anadolu’nun bütün etnik gruplarına dayattığı milliyetçiliğinin yerini, bugünlerde, Türk-İslam sentezine dayanan bir ideolojinin, hem yurtta hem de yurtdışında uygulanması aldı. Fethullah Hocanın, dünyanın her tarafına yayılan okulları, bu ideolojinin kampları. İslam dininin özü ve davası ile hiçbir ilgisi olmayan Türkçe Olimpiyatları, Türk milliyetçiliğinin en bariz örneği.

Tez/Antitez
Dinsel açılıma iki yönden bakılabilir. Birincisi, bu açılımı icra eden devlet ricalinin, yani AKP’li muktedirlerin inançlarından bakmak. Buna Cemaat ricalinin inançlarını da ekleyebiliriz. İkincisi, bu politikaya dışardan bakmak. Birinci bakışın analizinde bu kimselerin inançlarında gerçekten samimi olduklarını görürüz. Tüm iyilikleri dinde görürler. Her iyiliğe de din açısından bakarlar. Dindeki buyruklar Tanrıdan geldiğinden ve bu buyruklar olağanüstü bir bilgiyle (vahiy) insanlara ulaştığından, din kaynaklı her türlü bilginin, insanoğlunun ürettiği diğer bilgilerden daha doğru ve daha ulvi olduğuna inanırlar. İkinci bakış, dışarıda olan birinin, bu olup bitene, tüm insanlığı kapsayan, dini de içine alan, ama onu merkeze koymayan bir açıdan bakmaktır. Bu bakışta, din merkezli görüşün, devasa insanlık kültürünü temsil etmediği, eksik kaldığı tespit edilir. Burada belirtmek istediğim nokta, mütedeyyinin dışarıdan kendine bakamayışıdır. Başka bir deyişle, onun, din merkezli bir dünya görüşünün cazibesinden alıkoyacak başka bir cazibeyi yaşamamış, tecrübe etmemiş olmasıdır. Yalnız bir tez üzerinden hareket eden ve onun cazibesinde olan kişi, antitezin cazibesini yaşamazsa, tezin ne olduğunu da tam bilemez. Tezi fevkalade bir bağlılıkla savunur, ama gerekçeleri akli değildir, mukayese imkânı yoktur. Çünkü antitezi bilmez. Bildiği tek şey odur. Onu da, ölesiye savunur. Diğer şeyleri bilmediği iddiasını kabul etmez. Şunu da, bunu da çok iyi bildiğini savunur. Ancak bildiği bu diğer şeyleri, sadece tezine daha bağlanmak için öğrenmiştir. O bilgilere hiçbir zaman tarafsız yaklaşmamıştır, özünü anlamamıştır. Özünü anlasa din düşmanı mı olur? Hayır! Sadece Tanrının nimetlerinin dinden ibaret olmadığını görür. Akıl gibi bir nimetin vahiyden daha büyük olduğunu görür. Vahyin sayılı insanlara bahşedilmişken, aklın tüm insanlığa armağan edildiğini görür. Bu eşit ve adil dağılımın Tanrıya daha yakışan bir hal olduğuna hükmeder. İşte asıl mucize budur der. Dinden hareket edip, yalnız dindara sahip çıkmaz, akıldan hareket edip tüm insanlığa sahip çıkar. Bu tavrıyla, Tanrıya yaklaşmada, dindarı geride bırakır.

Modernitenin zaafları
Türklerle birlikte, İslam dünyasının büyük bir bölümü, 20. yüzyılın başlarında, Batı dünyasının karşısında büyük bir hezimet yaşamıştır. Kurtuluş olarak, İslam merkezli dünya görüşünden vazgeçmişler, onun yerine Batı medeniyetinin esaslarını kabullenmişlerdir. Ancak bu medeniyet, mutlak biçimde kötülüklerden arınmış, mahz iyilikten ibaret değildi. Bu geçiş çok kötü uygulandı. Uygulayıcılar bu yenidünyanın iyiliklerini tam anlayamadıkları gibi, kötülüklerini de iyilik olarak telakki ettiler. Din düşmanlığı yaptılar. Dinsizliği erdem sayıp dindara zulmettiler. Bir ırka mensup olmayı marifet sayıp, diğer ırklardan gelenlere zulmettikleri gibi.
Şimdi, 20. asrın başlarında, toplumun ihtiyaçlarına çare olamayan ve bu sebeple, eğitim ve devlet kurumlarından çekilmeye başlayan dinsel yaşam modeli, 21. asırda, İslam âlemindeki ve özellikle Türkiye ’de mevcut sosyal, ekonomik ve politik krizlere bir kurtuluş olarak mı sunuluyor? Yoksa bir asır önce İslam’a haksızlık mı yapıldı? Bazı derin hikmetleri yeni yeni mi anlaşılmaya başlandı? İslam’ın klasik yaşam biçimiyle, 21. asırda, yaşanabilir olduğunu formüle eden, bunu ispatlayabilen bir İslam filozofu var mıdır? 21. asırdaki İslam’ın 20. asırdaki İslam’dan ne farkı var? Bunu anlatabilen bir İslam entelektüeli var mı? Yoksa İslam’a dönüşün gerekçesi, modernitenin son onyıllarda ortaya çıkan zaafları mı? Postmodernite bu zaafları saymakla ne kazandı ki, İslam da bundan nemalansın?
Keşke İslam’a dönüşün gerekçesi, Batı medeniyeti dediğimiz dünya görüşünün kötülükleri olsaydı. Bir taraftan, bu medeniyetteki insanlığa zarar veren unsurları açığa çıkaran eleştirel bir felsefe, diğer taraftan, insanlığı kurtuluşa erdirecek, yeniden yorumlanmış bir İslam. Böyle bir şey var mı? Batıyı eleştirirken bile Batılı eleştirmenlerin düşüncelerine başvuruyoruz. Bir İslam entelektüelinin, İslami dünya görüşünden hareketle, Batı yaşam modeline getirdiği, itibar görmüş bir eleştirisi var mı? Yine aynı dünya görüşünden hareketle, bu entelektüelin insanlığa sunacağı bir değer veya yeni bir kavram var mıdır?
Öyle görünüyor ki, Türkiye’de yaşanmakta olan İslam baharı, ne Batı’nın gerekçeli ve özgün bir eleştirisinden kaynaklanmakta ne de İslam’a getirilen yeni bir yorumdan. Bu dinsel canlanmayı açıklayabilecek yegâne sebep, Cumhuriyet hükümetlerinin totaliter yaklaşımı ile toplumu birbirinden ayrıştıran Kemalist ideolojidir. Bunların sebep oldukları zulüm ve haksızlıklardır. Bu ideolojiden zarar görenlerin başında Kürtler gelmektedir. İkinci derecede dindarlar mağdur edilmişlerdir. Sayıca daha kalabalık oldukları için, demokrasinin marifetiyle iktidara gelmişlerdir. Dindarlar, diğer mağdur kitlelere kıyasla, en az bedel ödeyenlerdir. Şimdi iktidardalar. Kendilerine zulmedenlerin yöntemlerini kullanıyorlar. Tüm umudumuz, hiç olmazsa, eksik bulduğumuz din merkezli dünya görüşünden hareket etmeleri, kendilerinden saymadıkları dindaşlarına zulmetmemeleri. Yani dindarlıklarına ırkçılığı eklememeleri.

Ahlaklı yaşamak
Canlanan İslam’a tekrar dönecek olursak, yıllarını İslam literatürüne adamış biri olarak, gerek hükümetin ve gerekse Cemaatin, Türk toplumunu İslamlaştırma projelerinin yanlış olduğunu ve meyve vermeyeceğini iddia ediyorum. İnsanlar üzerine dinsel bir kontrol mekanizması getirmekle, camilerin sayısını artırıp ezanın sesini yükseltmekle İslam’ı daha sevimli hale getiremezsiniz. Bu memleketin insanı, dünyanın diğer yerlerindeki hemcinsleri gibi, öyle güçlü küresel akımlara maruzdurlar ki, sizin öğretileriniz onların gücü karşısında zayıf ve etkisiz kalacaktır. Sadece şu etkisi olabilir: Yeni nesillerin kafasını karıştırır, onların diğer kültürlerdeki insanlarla kardeşçe yaşamalarında pürüzler çıkartır. Din davasına inanan biri olsaydım, inancımı yaymak için sadece gönüllere hitap ederdim. Dini politik alana hiç sokmazdım. İnsanlara ahlaklı yaşamayı dayatmak yerine, kendim ahlaklı yaşamaya özen gösterirdim. Bundan daha etkin bir metot olabilir mi?

* Prof. Dr., ODTÜ , Felsefe