Can sevinci

Yaz, ister sevin ister bunalın, çocukların mevsimi. Açık pencerelerden, hele akşam ince uzun bir gölge gibi usulca inerken, sevinçten çıldırmış çocukların sesi dolduruyor eviçlerini.
Haber: YILDIRIM TÜRKER / Arşivi

Yaz, ister sevin ister bunalın, çocukların mevsimi. Açık pencerelerden, hele akşam ince uzun bir gölge gibi usulca inerken, sevinçten çıldırmış çocukların sesi dolduruyor eviçlerini. Çatı altlarından kurtulmanın müjdesini haykırıyorlar. Durduk yerde, nedensiz seviniyorlar. Kahkahalarla yuvarlanıyorlar sabahtan akşama. Bebek oğlum yoncaları yoluyor, ağaçlarla konuşuyor. Bir tespih böceğine sevdalanıyor. Deliliğe benzer bir şey var çocukla hayat arasında. Raoul Vaneigem, yanı başımda bitiyor: "Çocuğun günleri büyüklerin zamanından yakasını sıyırır; çocukların zamanı, düşsellikle, tutkuyla ve gerçeklik tarafından tutsak edilen düşlerle dopdoludur. Dışarıda ise, kolları saatli eğitimciler çocukları izlemekte ve onların gelip saatlerin devrine ayak uyduracakları anı beklemektedir". Ona sus, diyorum. Bugün çokbilmişlik taslamayacağız. Uçucu, anlaşılması imkânsız, kimileyin usulca kimileyin bir darbede yitiriverdiğimiz bir şeyden bahsedeceğiz. Şeyler dünyasının en uzak akrabasından. Nedensiz sevinçten. İnsanın içinin bir an dar geliverdiği, göğüs çatısının zaptedemediği sevinç taşkınından. Hayatın apansız muhteşem bir hovardalıkla insanı kaptığı gibi kucağına alıp hoplatıvermesinden. Durduk yerde. Apansız topaç gibi fırlayıp bir ağaca tırmanıveren kedi yavrusunu, tam uyumanın eşiğindeyken fırlayıp kahkahalarla zıplamaya başlayan bebeği, anasıyla güreşe tutuşuveren köpeciği, bütün canlıların yavrularını sıkça dürten hayattan söz edebilmek için oturduk masaya. Çoğulmuşuz hissiyle.
..
Can sevinci, diyebilir miyiz? Bir canlı yavrusunun hayatta olduğu için, sadece yaşıyor olduğu için; ağaçların, hayvanların, rüzgârların, kayaların, tan vaktinin ve daha neler nelerin varlığını hissederek, bu sonsuz kalabalığın içinde olma mutluluğunun altında kalıp sevinçle çırpınarak yaşadığı o ana? O an bana, insan olmanın bütün imkânlarını anlayabilmek için sunulan bir şifre gibi geliyor. O an, ne geçmiş ne gelecek duygusuyla zedelenmiş bir an. O anı tetikleyen, hatırlanan bir mutluluğun çimdiği ya da geleceğe yönelik bir umudun kışkırtması değil. O anı yaşayanla o an arasına giren hiçbir bilgi, hiçbir zaman yok.
Bütün canlıların yavrularını sıkça yoklayan o an, dünyanın henüz kaygılarla açıklanmadığı döneme takılı kalıyor. Dünyanın iktidar takvimiyle lehimlenmiş zamanına teslim olduğunuzda; size artık yetişkin dendiğinde, kolay halledebileceğiniz sevinçler, tevazuyla katlanacağınız mutlulukların ötesini hayal bile etmeyin. Vakit var daha. Emekli olmaya. Size dayatılan üretim çemberinden çıkmaya. Gelecek, bir gün gelecek, diyordu bir reklam. Gelecek yalanına yazılıp hayatı bekleyin. İfrattan da tefritten de kaçının. Ayakta kalabilmeniz için gereken hazlar paketi evinizin bacasından içeri atılacaktır. Paketi yırtmadan açın. Sevinmiş, sevinmiş, sevinmiş gibi yapın.
.
İnsanlık, binlerce yıllık kurban kültürü üstünde oturuyor. Geçmişle kelepçelenmiş, gelecekle zehirlenmiş bir kültün çocuklarıyız işte. Herkesin kendini bir başkasına, bir inanca kurban ederek var edebileceğine inandığı bir hayatın imlâsından kurtulmak çok güç. Kurbanlıkla saf sevinç asla kucaklaşmıyor. Hayatı usul ve meşakkatli bir inşaat olarak tarif eden, görüntüler dünyasının mimarı iktidar erbabı, uygarlık adında bir gelecekle şimdimizi askıya alıyor. Hiçbir şeyin tam olarak içinde olmadan, seyrederek, sessizce selamlayıp munisçe vedalaşarak yaşadığımız anlar, ölüme tapan bir kültün damgaları açıkça. Ardımızda nasıl olursa olsun geçmişin leşini sürüyerek gelecek adındaki hayalete koşarken, hayat saçımızı okşamayacak. Şimdi istemek, şimdiyi istemek, kendimizi eylediğimize bütünüyle teslim edebildiğimiz parçalanmaz, koskoca bir ana çalışmak, bir ışımayla totaliter dilin boyunduruğundan kurtulmakla başlayacak hayat. Bir yalancı yarına takılı, kendini kurban edecek sunaklar arayarak geçen ömürlere hayat denmeyecek. Hayat, şimdi'nin adı olacak. O zaman, bir yaz gecesi yıldızların altında apansız bir deli çığlığıyla patlayıverecek o saf sevinç. Can sevinci. Emanet edilmemiş bir hayatın nefesiyle şişirdiği yelkenli yepyeni ufuklara yol alacak.
Vanegeim, hâlâ yanımdaymış. Omzuma dokunuyor: "Istırap, zorunlulukların yarattığı hastalıktır. Ne kadar küçük olursa olsun, saf sevincin tek bir atomu bile onu uzak tutacaktır. Büyük bir neşeyle özgün bir şenlik için çalışmak, genel bir isyana hazırlanmaktan çok farklı değildir."