Çanı kayaya asmak

Cumhurbaşkanlığı, Türkiye'de, Turgut Özal'dan başlayarak bir 'mesele' haline geldi. Çankaya'ya çıkmak konusunda ilk büyük iştahı o göstermişti. Kendisini, biraz da erken ölümünün ardından, Demirel izledi.
Haber: HASAN BÜLENT KAHRAMAN / Arşivi

Cumhurbaşkanlığı, Türkiye'de, Turgut Özal'dan başlayarak bir 'mesele' haline geldi. Çankaya'ya çıkmak konusunda ilk büyük iştahı o göstermişti. Kendisini, biraz da erken ölümünün ardından, Demirel izledi. O da, Çankaya'yı, 40 yıl başa güreşmiş bir siyasetçinin neredeyse 'doğal hakkı' olarak istedi. Şimdi Erdoğan benzeri bir tutkuyla Çankaya'ya çıkma çabasında. Bu yaklaşım siyasetçilerde bulunması doğal 'ego sorunu' ile açıklanabilir. Fakat meselenin daha önemli bir özelliği var ki, ben bu yazıda onu ele almak, oradan hareketle AKP-Erdoğan-cumhurbaşkanlığı konusuna üzerinde pek durmadığımız bir açıdan yaklaşmak istiyorum.
Özal anlayışı
Özal'ın cumhurbaşkanlığı 12 Eylül rejiminin hazırladığı anayasanın bir uzantısıdır. Mesele sadece anayasayla sınırlı da değildi. 12 Eylül sonrasının hazırladığı bir siyasal kültür o dönemde anayasayı hem gerçekliyor hem de aşıyordu. Gerek bu kültürün gerekse anayasanın özünü güçlü devlet hatta otoriter devlet fikri meydana getiriyordu. 12 Eylül öncesinin toplumsal dağınıklığı ve o dağınıklığın yarattığı toplumsal sorunların aşılması için bulunan çözüm korporatist, merkeziyetçi bir devlet yapısını desteklemek ve güçlendirmekti.
12 Eylül sonrasının ilginç olayı ANAP iktidarı ve Özal anlayışıydı. Özal'ın tartışılmaz liderliğinde ortaya çıkan bu iktidar korporatist-merkeziyetçi devlet anlayışının egemenliğine karşı adem-i merkeziyetçi bir yönetimi savunuyordu. Tarihsel bürokrasi egemenliği ve kontrolünü, 1983 iktidarı kırmak istiyordu. Bu, kendi içinde bir çelişkiydi. Çünkü, Özal, bir yandan, çevrenin temsilcisi olarak algılanıyordu. Öte yandan, bir 'karışım' iktidarı olan ANAP sadece çevrenin, merkezkaç iktidarı değildi. Belli bir ölçüden daha fazlasıyla kentsel sermayenin de partisiydi. Özal'ın getirdiği 'liberalizme açık' üslup bu kentsel burjuvazinin ilk defa kendisine ait tarihsel bir bilince ulaşmasının sonucuydu. Devletin mümkün olduğunca küçültülmesini isteyen, özelleştirme politikalarıyla gündeme gelen bu hareket, yani liberal model, Türkiye'de her zaman yerleşik fakat çoğu kez uyur görünen belki de tek yaygın ideoloji olan İslamcı yaklaşımların da işine fazlasıyla geliyordu. Sonunda, Özal, bu ikili destekçi yapının katkısıyla bir tür 'tek adam' kültü yaratmayı başardı. Özal'ın cumhurbaşkanlığına dönük tutkusunu burada aramak gerekir. Daha atak ve vizyoner kişiliğiyle Özal, anayasanın cumhurbaşkanına verdiği yetkileri de kullanmak istiyordu. Bugün Erdoğan'ın da cumhurbaşkanlığı iştahını kabartan bu yetkilerin bir mantığı vardı. Buna göre...
Demos-ulus, devlet-denetim
1981 Anayasası ikili bir ayrıma dayanır. İlk ayrım demokrasinin kökü olan demosun, yani halkın yerine ulusun koyulmasıdır. Bu çok önemli ve üzerinde yeterince durulmamış bir ayrımdır. 1981 Anayasası Özal'ın cumhurbaşkanı olduğu dönemde henüz değiştirilmemişti ve ilk halindeydi. Buna göre, halkın ifade ettiği gevşek, değişken, ucu açık kavram sistemli, tanımlı ve hepsinden önemlisi çeşitli yollarla biçimlendirilmiş ulus ile değiştirilmişti. Ulus, belli birtakım kriterlerle hemen tanımlanabilen bir olguydu.
Mitleri, sembolleri, siyasal referanslarıyla ulus, cumhuriyetçi ideolojinin özgürlük, eşitlik, kardeşlik gibi siyasal kavramlarıyla değil, 'kaderde, kıvançta, tasada ortak olmak' gibi kültürel/mitik, üniter devlet gibi en fazlasından hukuksal denebilecek kavramlarıyla iç içe geçiriliyordu.
İkinci ayrım noktasını ise devletçilik meydana getiriyordu. Buradaki devletçilik ekonomik değildi. Bütünüyle siyasaldı ve çok özel bir anlama sahipti. 1981 Anayasası'nın açık ve örtülü olarak tarif ettiği devlet, bu siyasal olgunun bütün siyasal özelliklerini yok sayıyor, onun sınıfsal niteliğini yadsıyor ve devleti "kutsal devlet" diye tarif ediyordu. Bu kabul edilmez anlayışın daha da ürkütücü bir uzantısı vardı: Devlet, bu niteliğiyle, hükümetin üstünde bir kontrol mekanizması olarak biçimlendirilmişti. Gerekçe belliydi: Halkın hükümetine karşı ulusun devleti. Cumhurbaşkanı, demokratik-parlamanter sistem içinde işlevsiz görünse de, gene açık ve örtülü olmak üzere, sayısız yetkiyle donatılmıştı. Tümünün bileşkesi hükümetin kontrolüydü.
Bu mantık Türkiye'deki modern siyasetin tarihsel gelişimini hazırlayan anlayışla iç içeydi. Yeniden tekrarlamaya gerek olamayan biçimde, Türk siyasal modernleşmesi, elitist bir anlayış ve kurguyla hazırlanmıştı. Yukarıdan aşağıya inen bu modelde halk yönetilen, ikincil bir parametredir. Asıl güç bilen öznelerin yani aydınların, devlet bürokrasisinin elindedir. Yakın dönem tarihimiz bu gerçeğin etrafına yerleşmiş politik çatışmalarla meydana gelir. Sözü çok edilen merkez-çevre çatışması da söz konusu demos-devlet zıtlaşmasının bir başka ifadesidir. Devlet, siyaset seçkinlerinin elinde kendi otoritelerini kurmak ve korumak için kullanılan bir araçtır. Bir anlamda demossuz (halksız) bir demokrasi amaçlandı. 1981 Anayasası bu niyetin son tarihsel hamlesidir. Buna bağlı olarak da demokrasinin her türlü ideolojiden arınmış olmasına özellikle dikkat edildi. Daha sonra 1981 Anayasası'nda yapılan değişiklikler de işin özüne sinmiş olan bu yapısal özellikleri ortadan kaldıramadı.
Çankaya kimindir, kimin olacak?
Bugün Erdoğan'ın cumhurbaşkanlığına aday olmak istemesini bu çerçeve içinde ele almakta hiçbir mahsur yok. Bununla birlikte Erdoğan'ın cumhurbaşkanlığı özel bir anlama da sahiptir ve bugün söz konusu adaylığa karşı çıkılmasının altında yatan neden de, Erdoğan'ın aday olmak istemesinin de belirleyici unsuru budur.
Erdoğan, Türkiye'de, çok uzun bir süreden sonra iktidar olmuş ilk sistematik-ideolojik partinin lideridir. 'Dönmek-dönüşüm' iddialarına rağmen Erdoğan'ın İslamcı bir geçmişten gelmesi bugün devlet-cumhurbaşkanlığı-kontrol denklemini kuranlar için unutulması veya ihmal edilmesi mümkün olmayan bir husustur. Doğrudur AKP, Türkiye'deki siyasal İslam'ın modernleşme-dinsellik eksenindeki dönüşümünden doğdu. AKP, daha önce bu kulvarda yer alan Refah-Fazilet Partisi'nin içinden çıkan ve siyasal İslam'la devletin uzlaştırılması gerektiğini düşünen, modernleşme-din çelişkisini yeniden modernleşmeyi dinin önüne geçirerek aşmayı öngören bir grubun öncülüğünde inşa edildi. (Bu oluşumun çok önemli diğer detaylarını Türkiye Sağı ve AKP isimli kitabımda uzunca anlattığım için burada daha fazlasına değinmek istemiyorum.) Ne var ki, AKP'nin gözden ırak tutulamayacak çok önemli iki özelliği var.
AKP'nin çıkmazları
Bunların ilki, AKP'nin henüz partileşmesini tamamlamamasıdır. Bu eksikliği hazırlayan birçok sosyolojik etkenden söz edilebilir. Öte yandan AKP bu oluşumu tamamlayamadığı için kendisini hazırlayan koşulların farklı unsurlarını içinde barındıran, eski tabiriyle söyleyelim bir 'halita'dır (karışım). Bu karışımın en önemli ayrım çizgisini radikaller-ılımlılar meydana getiriyor. Arınç, radikal kanadın önderiyken Erdoğan bugüne kadar ılımlı-uzlaşmacı kanadın lideri olarak ortaya çıktı. Partinin gerçek oluşumu bu kanatlar arasındaki hesaplaşmadan (ayrışmadan) sonra oluşacak. Cumhurbaşkanlığı bu yolda önemli bir hamledir.
Bu hamlede birkaç amaç güdülüyor. Buna göre, AKP'li cumhurbaşkanı anayasanın o makama sağladığı işlevler ve olanaklar doğrultusunda, 'devletin' en üst noktasına çıkarak, kontrol mekanizmasının da sahibi olmak istiyor. Devletçi elit ise bunu Çankaya'nın, Türk siyasetinde hep çok korkulmuş bir kavramla söyleyecek olursak, ideolojikleştirilmesi olarak görüyor. Bu doğrudur; Erdoğan'la birlikte Çankaya ideolojikleşmiş olacak. Ama bu hem doğal. hem kaçınılmaz hem de bugünkü sistem mantığı içinde yanlış olmayan bir şeydir. Ayrıca, başta değindiğimiz demos-devlet ikileminde yeni bir dönemi işaret edecek.
Ne var ki, devletçi elitin direnmesine rağmen Erdoğan Çankaya'ya çıkmakta diretirse bu önemli bir gerilime ve çatışmaya işaret eder. O durumda Erdoğan'ın AKP içindeki konumu değişir. Bugüne kadar devletle zıtlaşmayan ama uzlaşan kesimin temsilcisi olmaktan çıkıp AKP içinde gerekirse devletle çatışmayı göze alan radikal-şahin kanadın temsilcisi ve lideri olur. O andan itibaren de cumhurbaşkanlığı katındaki mesele, devleti kontrol ile devletin kontrolü arasındaki gerilim şeklinde tezahür edecektir.
Çanlar kimin için çalıyor?
Bütün bunlardan sonra sorun şu: Siyasetin Çankaya'yı ele geçirmek istemesi meşru bir taleptir. Bu, anayasal bir haktır aynı zamanda. Ama bu anayasal hakkın, doğrudan anayasadan kaynaklanan bir yanlışa dayandığı da yadsınamaz. Hükümeti ve siyaseti kontrol maksadıyla tarif edilmiş ve sayısız yetkiyle donatılmış bir cumhurbaşkanlığı şimdi orayı ele geçirmeye çalışan kişiye dönük kuşkularla değerlendiriliyorsa bu kuşkuları öne sürmeye devlet ve siyaset seçkinlerinin hakkı olmamak gerekir. Siyasete düşen ise, işlevsel bir Çankaya anlayışını 'kendi amacı doğrultusunda' kullanmak değil, o Çankaya'yı yeniden tanımlamak, onu demokrasinin ve siyasetin sınırları içine çekmek, bugünkü yapıyı tersine çevirerek, eğer parlamanter bir sistemde devam edecekse Türkiye, cumhurbaşkanını da siyasetin kontrolü altına almaktır.