Canları darbe isteyenler

Altında ünlü bir tiyatro sanatçısı ve güldürü ustasının imzasının bulunduğu bir metin internet ortamında dolaşıyor. Üslup o imzayı doğruluyor ama metnin içeriğini bu imzaya yakıştırmak mümkün olmadığı için, insan şüpheye düşüyor. Bu nedenle söz konusu metni imzasız yayımlayacağız.
Haber: AHMET İNSEL / Arşivi

Altında ünlü bir tiyatro sanatçısı ve güldürü ustasının imzasının bulunduğu bir metin internet ortamında dolaşıyor. Üslup o imzayı doğruluyor ama metnin içeriğini bu imzaya yakıştırmak mümkün olmadığı için, insan şüpheye düşüyor. Bu nedenle söz konusu metni imzasız yayımlayacağız. Kanımızca bu metin, bazı yurttaşlarımızın beynindeki fırtınaları, 14 Nisan yürüyüşüne katılanların önemli bir kısmının sahip olduğu ruh halini iyi yansıtıyor.
"Bu iktidarı Çankaya'da görmektense ölmeyi isterim. Hiçbir boka tepki göstermemiş bir millet olarak buna da tepki koymayacağız. Umarım ordu buna izin vermez. Bütün askeri darbelere karşı olmuş bir insan olarak, canım darbe istiyor. Yobazlıktan çok sıkıldım. Yarın askeri darbe olsa çok mutlu olurum. Bunlar camilerine gitsinler, beni de askere alacaklarsa alsınlar anasını satayım. Arabistan mıyız biz. Atatürk ilkeleri nerede? Büyükanıt darbe yapsa sabah erkenden kalkıp davul çalıp kutlarım. Faşist olarak algılanmak istemiyorum ama bulunduğumuz duruma bakınca askeri düzene razıyım. Bunların hepsi hapse... Yarın sabah bile çok geç. Gerçeklerin ne olduğunu biliyorum ama Çankaya'da başı bağlı karısını, bacısını, kızını görmek istemiyorum. Ellerindeki aritmetik böyle olmasını gerektiriyor. Ne yapalım susalım mı?.. Eğer bu hükümet Çankaya'ya çarşaflarıyla, türbanlarıyla çıkacaklarsa ben bu Türkiye için boşuna mı sanat yapmışım. Öleyim daha iyi. Nerede bu ülkenin aydınları?.. Ben solcu olarak bunu söylüyorsam bir durun düşünün bakalım bu ülkede neler oluyor..."
Kendilerini karakafalılar, barbarlar tarafından kuşatılmış hisseden, "okumuş, çağdaş, ilerici" Türk insanı prototipinin, kafası karıştığında, ayaklarının altındaki zeminin kaymaya başladığı hissine kapıldığında, bir tür sınıf ayrıcalıkları olarak gördüğü "kamusal hakları"nın işgal edilmeye başlandığı inancına kapıldığında, içindeki mesih beklentisini bu biçimde dile getirdiğini biliyoruz. Bazıları "külliyen asılsınlar" diye içlerinden geçiriyor.
Her ne kadar, bilahare tüm darbelere karşı olduğunu genellikle iddia etse de, bu çağdaş Türk yurttaşının en istikrarlı özelliği, "orduyu göreve çağırma" refleksidir. 1950'lerin ikinci yarısından itibaren, Türkiye'de kamu alanındaki tartışmalarda, daha da önemlisi, özel sohbetlerde, böyle bir "görev çağrısı" sürekli dile getirilir. Darbe yapıp insanları hapse atanlardan, idam edenlerden, parlamentoları feshedip partileri yasaklayan, kahredici baskı yöntemlerini fütursuzca uygulayanlardan ciddi bir şikayeti yoktur bu çağdaş, ilerici Türk yurttaşı prototipinin. Ne zaman bu darbecilerin empoze ettiği rejimin antidemokratik nitelikleri "barbarların" da işine yaramaya başlar, bu zevatı bir telaş sarar. Ertesi gün ordunun darbe yapmasını dilemeye başlarlar. "Bunların" hapse tıkıldıkları haberlerini tatlı bir intikam duygusuyla karışık bir rahatlamayla okuyacakları o mutlu ve kutlu günün hayaliyle yaşarlar. Aslında hayalden öteye, tam bir saplantıdır bu. Belki gece uykudan "ordu göreve" diye bağırarak uyanıyorlardır da.
Türkiye'ye dışarıdan bakan birisi, bu sık sık tekrarlanan "ordu göreve" çağrısını farklı bir açıdan ele alarak, bunu Türk Silahlı Kuvvetleri'ni onurlandırmak değil, tersine tahkir ve tezyif etme amaçlı bir saldırı olarak da değerlendirebilir. Çünkü bir kişi veya kurumun görev yapmaya çağırmak, o kişi veya kurumun görevini yerine getirmediği imasında bulunmak demektir. "Polis göreve", "öğretmenler göreve", "savcılar göreve", "gazeteciler göreve" türünden ifadeler, bu meslek gruplarının görevlerinin tümünü veya bir kısmını kendiliklerinden yerine getirmedikleri inancıyla yapılan, "işinizi yapın" hatırlatmalarıdır.
Bugün ordu, yani Türk Silahlı Kuvvetleri'nin görevini yapmadığını veya bunu eksikli yaptığını söyleyebilir miyiz? 1961 yılında yürürlüğe giren Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu, TSK'ya belli görevler verdi. Bunlar, "Umumi vazifeler" başlığı altında yer alıyor. 35. madde, "Silahlı Kuvetlerin vazifesi(nin); Türk yurdunu ve Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyetini kollamak ve korumak" olduğunu belirtiyor. Bunun yanında, "harb sanatını öğrenmek ve öğretmek", TSK içinde ahlak ve maneviyatın yükseltilmesi, milli duyguların kuvvetlendirilmesine itina edilmesi, askerin bakımı, sağlığı, yedirilmesi, giydirilmesi, barındırılması, moralinin yüksek tutulması, erbaş ve erlere okuyup yazmak ve "yurt ve hayata dair genel kültür bilgileri" öğretmek gibi görevler bu kanunda sıralanır. Bütün bunları herkes biliyor, ama tekrarlamakta yarar var.
Görüldüğü gibi, bugün orduyu göreve çağırmak demek, TSK'nın yukarıda kanunla kendisine verilen görevlerden hangisini yapmadığı veya eksik yaptığını açıkça belirtmeyi gerektirir. Özellikle son günlerde görev başında ölüp şehit olan er, erbaş ve subayların anısına saygılı olmak, bu görev çağrısının yerine getirilmeyen hangi görev için olduğunu açıkça ifade etmeyi emreder.
Somut koruma
İç Hizmet Kanunu'na göre, "TSK her türlü siyasi tesir ve düşüncelerin dışında ve üstündedir. Bundan ötürü Silahlı Kuvvetler mensuplarının siyasi parti veya derneklere girmeleri, bunların siyasi faaliyetleri ile münasebette bulunmaları, her türlü siyasi gösteri, toplantı işlerine karışmaları ve bu maksatla nutuk ve beyanat vermeleri ve yazı yazmaları yasaktır". Yani yapılması suç teşkil eder.
Lafı çevirmeye gerek yok. Bugün "ordu göreve" çağrısı, TSK'nın kendisine kanunlar çerçevesinde verilen herhangi bir görevi yerine getirmediği gerekçesiyle değil, "canları darbe isteyenler" tarafından yapılıyor. "Barbarlar kapımızda, damdan eve girmek üzereler" gerekçesiyle, TSK mensuplarını suç işlemeye azmettiriyorlar. Suç olan bir fiili övüyorlar. Çünkü "Türk yurdunu korumak ve kollamak" görevini ordu bugün ağır bir bedel vererek yerine getiriyor. Darbe yapmak ise, TSK'ya verilen "Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyetini kollamak ve korumak" görevini yerine getirmemek, daha doğrusu görevin tam tersini yapmak demektir. İç Hizmet Kanunu, TSK soyut bir Türkiye Cumhuriyetini veya bir Cumhuriyet fikrini korur ve kollar, demiyor. Bu Cumhuriyetin Anayasa ile tayin edilmiş somut halini açıkça kast ediyor. Bildiğimiz kadarıyla, yürürlükteki anayasada, anayasanın korunmasını öngören maddelerde "darbe yapmak" yer almadığına, hatta böyle bir "görev tanımı" yürürlükteki ceza kanununa göre en ağır cezayı gerektiren bir suç olduğuna göre, o zaman canı darbe isteyenlerin orduyu göreve çağırmasının açık biçimde suça azmettirme olarak cezalandırılması gerekir.
Türkiye'de Cumhuriyet ilkelerinin bazı siyasal-toplumsal gruplar tarafından erozyona uğratılması tehlikesi var. Yalnız AKP çevresi tarafından değil, örneğin ırkçı vurguları artan ulusalcı-milliyetçi çevreler tarafından da bu ilkeler erozyona uğratılıyor. Belki çok daha fazla. Bu ilkelerin korunup kollanması siyasal güçlerin, yargının, toplumsal hareketlerin görevidir. Anayasa ve kanunlar bu ilkelerin korunmasının yollarını açık biçimde gösteriyor. Ama toplumun siyasallaşmasını en büyük kötülük olarak görenlerin diktiği, bir başka zaman "göreve çağrılmış" askeri cuntanın empoze ettiği anayasa ve yasalar yüzünden bugün toplumsal muhalefet, haklı olarak kendini garnizon merkezli mobilizasyonlardan uzak tutmaya çalışıyor ve eylemsizleşiyor.
Bunun karşısında, barbarlar fobisiyle uykuları kaçanlar, orduyu göreve çağırıyorlar. Bazısı açıkça "canım darbe istiyor" diyor. Çoğu daha riyakâr biçimde, lafı dolandırıyor. Bugün toplumun önemli bir kesimini "barbarlar" olarak gören bu darbe şakşakçısı zihniyet, Cumhuriyet ilke ve değerlerinin erozyonu yönünde en büyük suçu işliyor. Cumhuriyet ve demokrasi ilkeleri açısından günümüzde esas barbarlık, "canı darbe istemek"tir. "Bunlar" hapse gitsinler, demektir.
TSK mensuplarının geçmişte yaptıkları darbeler, işledikleri anayasayı ihlal suçları, bu darbecilere yol gösteren, akıl hocalıklarında bulunanlar geçmişte cezalandırılmadığı için, bugün canı darbe isteyenler TSK'yı fütursuzca kışkırtıyor. Kimse de bu yapılan ağır bir suçtur diyememiyor. Bazı devlet sorumluları ve TSK mensupları bu kışkırtmalara kendilerini bırakabilmekte veya bunları psikolojik harbin bir unsuru olarak görerek, koruyup kolluyorlar. Ne var ki, bu "çağdaş yurttaş", "ordu göreve" diye bağırdıkça veya sürekli bunu ima ettikçe, emekli subaylar önderliğinde "silahsız kuvvetler" barbarlara karşı harekete geçirilmeye çalışıldıkça, toplum yüzünü daha fazla o "barbarlara" çeviriyor. Bu durumda "çağdaş Türkiye'nin" canı çok daha acil biçimde darbe istiyor. Barbarların burnunu sürteceği, onlardan sınıfsal bir öç alacağı, onları ezeceği günlerin hasretiyle yanıp tutuşuyor. İşte bugün bu hasretin kod adı Cumhuriyeti korumak ve kollamaktır.