Cannes'da çimen gözlü sitare

Kendisi ne kadar mutlu, ne kadar heyecanlı, ne kadar kıvançlıdır bilmiyorum ama ben "ondan" çok daha fazla mutlu, heyecanlı ve kıvanç içindeyim. O değil de ben gitsem, kırmızı halıda yürüsem, dünya basınının patlayan flaşları karşısında çapı değişse gözbebeğimin, "ancak" bu kadar gururlanabilirdim.
Haber: YALÇIN APAYDIN / Arşivi

Kendisi ne kadar mutlu, ne kadar heyecanlı, ne kadar kıvançlıdır bilmiyorum ama ben "ondan" çok daha fazla mutlu, heyecanlı ve kıvanç içindeyim. O değil de ben gitsem, kırmızı halıda yürüsem, dünya basınının patlayan flaşları karşısında çapı değişse gözbebeğimin, "ancak" bu kadar gururlanabilirdim. Evet, kariyerinin başlangıcına cep harçlığını çıkartmak gayesiyle adım atan ve adım adım çıktığı basamakların Cannes durağında soluk alan "çimen gözlü" bir sitareden söz ediyorum: Nurgül Yeşilçay'dan!
Bu seneki Cannes'da Semih Kaplanoğlu, Fatih Akın, Orhan Pamuk ve Tuncel Kurtiz'in olmasından da aynı sevinci, kıvancı duyuyorum, ama mevzuu başka: Nurgül Yeşilçay!
Bir kere, bakınca, bu devrin "starı" o! Ve lütfen bir kere düşünün: Starlarımızın, star olmanın en baş özelliği nedir? Tek kelimeyle sahici olmak! Doğal olmak, starlığa oynamamak ve starlığı umursamamak, bunu umursamadan işini yapmaya devam etmek! Bu elbise, son dönemde televizyonda, sinemada gördüğümüz tek bir kişinin bedenine uyuyor kanımca: Nurgül Yeşilçay'ın!
Türkan Şoray... Karşısında, hayranlarının tir tir titreyeceği bir isimken, ki titriyoruz zaten, Türkan Şoray'ın elleri titriyor hayranlarının karşısında, heyecandan. Böylesi bir mütevazılığı başka kimde gördünüz!
Sezen Aksu'yu, Tarkan'ı star yapan da tüm bu başarılarına, üretkenliklerine, işlerini iyi yapma gayretlerine karşın hiç üst perdeden konuşmamaları, 'durdukları yerden' size akan sıcaklıkları vs.
Şüphesiz, İzmir'de (kendisinin önemsiz bulduğu) bir tiyatro oyuncusuna âşık olmasa, bu aşkla gidip Eskişehir'de oyunculuk sınavlarına girmese, oyuncu olmak için yanıp tutuşmadığından olsa gerek, sınavı heyecanlanmadan yüzünün akıyla kazanmasa, konservatuarda tam da "Benim burda ne işim var yaa!" diyerek okulu bırakmayı düşündüğü sırada derslerine Erol Keskin girmese, ondan mahrum kalacaktık! Nurgül Yeşilçay da bir elinde not defteri, diğerinde ders içerikleriyle dolu dosyalarla resim-iş öğretmeni olarak okulun yolunu tutuyor olacaktı. Ya Rabbi şükür, şükür! Öyle olmadı. O, öyle bir isim ki kimseye eyvallahı yok, işini iyi yapmaya çalışmaktan başka bir derdi de... Aklına eseni yapacak kadar deli, ne yaptığını bilecek kadar akıllı. Oynadığı dizinin senaristi artık "saçmalamaya başlayınca" çıkıp gidiyor diziden. Gerçek mi kinaye mi ayırt emediğimiz sözler söylüyor röportajlarında: "Bu kış evimde oturup turşu kuracağım, reçel yapacağım." "Bir çocuğum olursa adını Kip koyacağım. Kız-erkek fark etmez: Kip! Gel çocuğum! Çağırması daha kolay oluyor..." Böyle söylese de oğluna Osman Nejat adını verdi! Eminim Nurgül Yeşilçay'a "hasta kızlar" bile böyle 'demode' isimler asla koymaz çocuklarına. Zira ultra-modern isimler günbegün çoğalıyor, neyse...
Gıcık!..
Nurgül Yeşilçay, şimdiki eşi, o zamanki flörtü Cem Özer'in adını magazin basınına, biraz da gıcığına vermedi. Evet, birlikteyiz demedi ve "gıcıklığını" sürdürüp beklenen itirafı sabah kuşağının 'nezih' bir kadın-aktüalite programına yaptı. Bizim kendisinde bulduğumuz samimiyeti, yapımcı ve yönetmenlerde arıyor olmalı ki, Ahmet Uluçay kendisini film için çağırdığı takdirde her yere gidebileceğini ve hiç para almayacağını, ama eğer sinemadan kazandığı parayla Kemer Country'den ev satın alan bir yapımcının teklifiyse söz konusu olan, alabileceğinin en fazlasını alacağını beyan ediyor.
Asmalı Konak-Hayat filminin galasında Kanal D Haber'e Özcan Deniz'le verdiği röporajda muhabirin "Bundan sonra ne yapmak istiyorsunuz?" sorusuna verdiği cevapla hanesine bir artı daha yazdırıyor: "Eve gidip uyumak istiyorum!"
Evinde yaptığı resimlere verdiği isimler bile tam da bu müdanasız yıldıza göre. Hele bir tanesi var ki, resmin adı bile bir şaheser: İncilerin mi döküldü gülüm?
O, hiç kimseye "Yurtdışına açılıyorum" diye sayıklamıyor, hiçbir yabancı yapımcıya CV e-postalamıyor. Tek derdi işini yapmak ve kendisi istese de istemese de tüm "güzel işler" çorap söküğü gibi önünde, günden güne çözülüveriyor. Cannes'dan sonra dışarda da 'işleri açılırsa' fırsatları değerlendirecek muhtemelen, ama olmazsa da şimdiye kadar nasılsa öyle devam edecek.
Eğreti Gelin filmindeki rolüyle favori gösterilse de Altın Portakal'ı Vildan Atasever ve Beste Bereket'e kaptırınca söylediği sözler yanlış anlaşıldı. Neredeyse "kıskanç!" damgası, hiç silinmemecesine yapışıyordu üstüne. Hiçbir zaman biyografilerinde yer almayacak olsa da Sezen Aksu'nun binlerce kişinin önünde, sahneden ona düzdüğü methiyelerle yetinmesini bildi! En büyük "ödül" budur diye...
Oğlunun göbeğini Cannes'a gömecekmiş. Şimdi, oturup şöyle hayal ediyorum da, Nurgül Yeşilçay kaldığı otelin bahçesinde, muhtemelen evde giydiği şort ve tişörtle oğlunun göbeğini gömmek için toprağı eşeliyor ve birkaç saat sonra, gökyüzünden inmiş bir sitare gibi, Jean-Louis Scherrer modaevinden, Stephane Rolland imzalı bir elbiseyle kırmızı halıda yürüyor. İşte Nurgül bu!
Bu akşam Stephen Frears'ın ağzından "en iyi" diye duymak istediğim birçok isim var: Yaşamın Kıyısında, Fatih Akın, Tuncel Kurtiz ve Nurgül Yeşilçay tabii. Fatih Akın, teklifi ilk götürüşünde "Biz bu filmi Cannes'a sokmak için yapıyoruz" demiş, lakin Nurgül Yeşilçay onca film arasından şansları olacağını pek düşünmemiş. Bugün de onca "iyi" kadın oyuncunun arasından sıyrılabileceğine inanmıyor. Ben ise bu inancımın ve 60. Cannes Film Festivali'nde bana (ve bize) yaşatılan mutluluğun, hiç görmediğim Kaşıkçı Elması'ndan bile daha değerli ve güçlü olduğuna inandırmak için tüketebilirim ömrümü.
Bu ödül, çimen gözlü sitaremizin olsa da olmasa da, samimi olduğuna yemin billah edeceğim sloganımız hazır: Yensen, yenilsen kalbimiz senle!