Caz fidanı

Caz fidanı
Caz fidanı
Amsterdam'da yaşayan Esra Dalfidan, grubu Fidan'la birlikte çıkardığı ilk albümü 'Colors'ta Doğulu motiflerle bezeli caz sunuyor
Haber: ÜMRAN KARTAL / Arşivi

Esra Dalfidan ile internet aracılığıyla tanıştık! Şu ‘nerede, ne var’ sitelerinde dolaşırken rastladım onun adına. Duisburg’ta bir konser verecekmiş. Sanal dünyanın doğası gereği hooop Esra Dalfidan’ın kendi sitesine atladım. Kimliğiyle ilgili bilgileri tıkladım: 1975’te Almanya’nın Solingen şehrinde doğmuş, büyümüş. Şu anda Amsterdam’da yaşıyor. Okul yıllarında Almanya’nın önemli gençlik ödüllerinden ‘Jugend muzisiert/Gençler müzik yapıyor’da birinciliği elde etmiş. Heidelberg’te müzik terapisi eğitiminin ardından 2001’de Amsterdam Konservatuarı’nda müzik eğitimine başlamış. Yüksek lisansını da tamamlamış. O sıralarda kendi bestelerini yapmaya koyulmuş, ‘Fidan’ı kurmuş. Birlikte ‘Colors’ (Renkler) albümünü çıkarmışlar.
Söylediği şarkılara geçtim. ‘Doğu öğeleriyle caz’ olarak tanıtılıyor sitede yaptıkları müzik. Tekrar tekrar dinledim. Söz ve bestesi Esra Dalfidan’a ait dokuz İngilizce parçada Doğu’ya, geriye kalan ‘Sen Gelmez Oldun’ ve ‘Yalgızam’da Batı’ya çaktırmadan dokunulmuş olması mıydı beni etkileyen, sesteki iniş ve çıkışlara denk düşürülen isyan ve ikilemler miydi, yoksa ilettiği yalınlık mıydı bilmiyorum ama kendimi konser akşamı Duisburg, Steinbruch Bar’da buldum. Onun, hepsi de kendi gibi Amsterdam Konservatuarı’ndan yetişme grubun diğer üyeleri Franz von Chossy (piyano), Tobias Klein (basklarnet), Uli Genenger (davul) ve Sean Fasciani (kontrabas) ile kurduğu bağın sahneden aşağı aktığını söylemeliyim. Zaten 2007’de Hollanda Caz Yarışması’nda birincilik ödülleri var. İkinci albümleri ise yolda. Hollanda onları tanıyor, darısı Türkiye’deki müzikseverlerin başına diyerek bundan sonrasını Esra Dalfidan’a bırakıyorum. 

Fidan’ı kurmak nereden aklınıza geldi?
Fidan, çok doğal bir şekilde oluştu aslında. Üniversitenin son iki yılı için üç profil arasından birini seçmemiz gerekiyordu. Bunlardan biri özel ders şan hocalığı, ikincisi müzik okullarında müzik ve şan hocalığı, üçüncüsü de konser amaçlı sahne solistliği. Ben üçüncüyü seçtim. Bunun şartlarından biri Amsterdam’da herhangi bir sahnede bir konser vermekti. Bu konserin tüm teknik ve artistik hazırlığının bana ait olması gerekiyordu. Eğitim sürecinde tanıştığım ve birlikte çalıştığım müzisyenler de bana katıldı. Konserde topladığımız ilgi ve kazandığımız başarı hepimizi motive etti. Böylece adım attığımız bu yolu bırakmamaya karar verdik. 

‘Colors’ albümü nasıl oluştu?
Bana ait olmayan bir eseri seslendirirken bir başkasının söz ve müziğini kullanarak onun kılığına girmek istiyormuş gibi hissediyorum kendimi. Oysa benim amacım (sahnede) kendim olmak, kendi içimden çıkan söz ve duyguları müziğe çevirip kaygısız bir şekilde yorumlamak. Bu hürriyeti ancak kendi kompozisyonlarım sağlayabiliyor. Dolayısıyla albüm düşüncesi olmadan önce parçalar tek tek oluşmuştu. Bir müddet sonra da sayılarının bir albümü doldurabilecek kadar arttığını fark ettim ve albüm yapma arzusu bundan kaynaklandı. 

Hani denir ya hep ‘müziğe küçük yaşlarda başladım’ diye. Sizin de öyle mi oldu?
Çok küçük yaştan beri şarkı söyleme sevdalısıydım. O tarihlerde annemin işlettiği terzi dükkanındaki müşteriler bana hep şarkı söyletirdi. Tek hedefim gitar öğrenip kendime eşlik etmekti. Dokuz yaşımı doldurduktan sonra gitara başladım. Öğretmenimin temeli klasik müzik olduğundan, beni klasik müzikle tanıştırdı. Gitar ve klasik müziğe olan merakım o kadar arttı ki, asıl amacım olan şarkı söylemek tamamen arka planda kaldı. On yıl boyunca yoğun bir şekilde ders aldım. Yaptığım işten müthiş bir zevk duyuyor ve onaylanıyordum. Müzik benim için o dönemde kendimle başbaşa kalabilmek için bir araçtı. Bir parçayı çalışırken kafamda müzikal anlamda bir ideal oluşuyordu. O ideale ulaşana kadar tekrarlaya tekrarlaya çalışıyordum. Kendime o dönemde hep şarkıcı değil bir gitarist gözüyle baktım. Daha sonra, asıl kendimi ifade etmek istediğim enstrümanın ‘ses’ olduğunu yeniden keşfettim.

Müzik terapisi eğitimi almışsınız. Bunu biraz anlatır mısınız?
Müzikli terapiyi alternatif bir psikoterapi yöntemi olarak tanımlayabiliriz. Bilinçaltında olan düşünceleri, müzik aracılığıyla bilinçüstüne getirmeye çalışıyoruz, yani kelime ve açıklamaların yetmediği yerde müzik devreye giriyor. Bu tedavi yönteminin bir aktif, bir de pasif yöntemi var. Pasif yöntemi kullanırken, daha çok müziği uygulayarak müziğin insanlar üzerinde bıraktığı etkiden yararlanıyoruz. Aktif yöntemde ise kişinin, doğaçlayarak müzik yapması söz konusu. Müziği belli bir şablonun dışına çıkarıyoruz. Herhangi bir metrik, armonik, melodik doğruluk gerekçesi veya kural uygulaması yok. 

Besteleriniz bu eğitimden etkileniyor mu?
Teknik anlamda etkilenmiyor ama artistik anlamda, sanata bakma açımın müzikli terapi eğitimimden çok etkilendiğini düşünüyorum. Çünkü müzikli terapi bana kendimi anlattı, kendimi sorgulattı, kendimi arattırdı, keşfettirdi ve bu sorgulamalar, aramalar, keşifler hâlâ devam ediyor.

Sözleri de kendiniz yazıyorsunuz. Neden hep İngilizce?
Türkçe söz yazmayı çok deniyorum. Ancak İngilizce’yi tercih etmemin iki nedeni var. İlki Türkçe söz yazmak beni belli bir müzik tarzına taşıyor. Birden ortaya ‘bir türkü’ çıkıyor. İkincisi bazı konuları ifade ederken kamufle etme arzusunu duyuyorum. İngilizce anadilim olmadığı için bana bu fırsatı daha iyi bir şekilde sunuyor. Burada Türkçe’yi kullansam kendimi çok ‘çıplak’ hissederim.

Caz, Doğu’ya ait öğelerle hangi aralıkta, ne ölçüde buluşuyor?
Caz çok geniş kapsamlı bir kelime. Eğer müziği caz, klasik, pop, halk ve sanat müziği gibi çeşitli şablonlara sığdırmaya çalışırsak, caz müziği bana diğer tarzların sunmadığı bir hürriyeti sunuyor. Bu hürriyet, Doğu’ya ait öğeleri caz ile buluşturma imkanını sunuyor.
Caz, içerdiği doğaçlamayla inanılmaz bir heyecan ve birçok imkan yaratıyor. Bu doğaçlama tekniği Doğu müziğimizde de kullanılan bir teknik. Örneğin, uzun hava veya taksimlerde, bir parça, her çalınışında farklı yorumlanıp farklı tınlayabiliyor ve müzik ‘önceden bilinmez’ bir hale geliyor.