Cehalet ve yalan batağında

Cehalet ve yalan batağında
Cehalet ve yalan batağında
Son altı yıldaki tüm o hukuksuz davaların tamamı, emniyet ve yargının mutlak hakimi olan Cemaat'in mutfağında pişirildi. Hükümet ise bu operasyon ve davalarla tamamıyla "yararcı" bir ilişki kurdu: Tamamen uyuştuğu anlarda sahiplendi, kısmen uyuştuğunda şerh koydu
Haber: FARUK ÖZSU* / Arşivi

Bugün acilen fark edilmesi gereken hakikat şu: İçinde bulunduğumuz kriz, büyük ve ciddi bir siyasal kriz. Üstelik sadece bugünün değil, son yüzyıllık siyaset ve iktidar geleneğinin bir fiyaskoya dönüştüğünü ilan eden, son derece yıkıcı ve bir o kadar da verimli sonuçlara gebe bir kriz.
Ancak ne yazık ki, bu krize tarihimizin en zayıf, en sığ, en cahil ve en acınası entelijansiyasıyla yakalandık. Okuması olmaksızın yazma yeteneğine sahip, tek bir kelamı doğru çıkmamasına rağmen bilmekten ve anlatmaktan vazgeçmeyen, gözünün önündekileri göremeyen, görse de dillendirme cesareti olmayan cehalet üreticisi bir entelijansiya bu. Tek hedefi var; “haklı çıkmak”. Bir an önce ve ne pahasına olursa olsun haklı çıkmak... Muhteva yok, hakikat derdi yok, merak yok, tefekkür yok, özeleştiri yok ama haklı çıkma isteği sonsuz.
Meselelerle entelektüel-düşünsel bir ilişki kurmak ve ciddiyetle ilişkilenmek yerine, yüzeydeki köpükten haklılık devşirme derdindeler yalnızca. Bir kısmı yıllar önce yazıp unuttuğu ve üzerine tek satır koymadığı bir yazıdan bugünün sağduyusuna uygun kırıntılar bulup servis ederken, bir kısmı AKP dışı iktidar yapılarına dair tek bir eleştirisi ve güncele ilişkin tek satır ciddi tespiti olmaksızın salt Recep Tayyip Erdoğan karşıtlığında ne kadar da haklı çıktığında ısrarcı. Bir kısmı ise “kullanışlı aptal” sıfatına çoktan razı ve bir an önce yeni dönemin yeni fırsatlarının peşine düştü bile.
Şimdi ülkeyi bu kuyudan çıkarmak için en önde koşanlar, yine bu cahil ve ahlak yoksunu entelijansiya. “Hakikat kurban olsun size, yeter ki siz var olun e mi!”
O halde gelin, bu içsavaş anının sıcaklığında ve bu kadar “doğru ve haklı”nın arasında sesimiz duyulur mu bilinmez, ama bir kez daha kendi hakikatimizi haykıralım. Bunlar Demokrat Yargıçları takip edenler açısından sıkıcı bir tekrar olacak ama -Tarafsız Bölge’de Turgut Kazan’ın bile “Demokrat Yargı’nın derdi HSYK’dan pay kapmak!” diyebildiği- çiğ, hafızasız ve tarihsiz esnaf “aydınların” ülkesinde maalesef her seferinde yeniden hatırlatmak gerekiyor.


Merkezdeki içsavaş

Türkiye’de tüm siyasal grup ve farklılıkların meşru ve eşit kabul edildiği bir kamu alanı tesis edilemedi. Bu durum, en baskın olan siyasi gücün devlet kurumlarını işgal edip diğerlerini ezdiği bir iktidar geleneğinin doğmasına neden oldu. Yargı da bunun bir aracı oldu. Yıllarca oy tabanı sayesinde “hükümet” olabilen ancak devlete kimlikleriyle dahil olamayan dindar-muhafazakârlar, ilk defa AKP sayesinde bu alana ortak olma fırsat ve imkanını elde etti. Bu durumun merkezde ölümcül bir iktidar çatışması çıkarması kaçınılmazdı. Yargı ve bürokraside yeterli kadrosu olmayan AKP ile toplumsal tabanı olmayan Cemaat ittifakı gittikçe güçlendi ve merkezdeki Kemalistleri püskürtmeye başladılar. Son altı yıldaki tüm o hukuksuz davalar süreci bir tasfiye ve püskürtme operasyonuydu. Bu süreç sahte ve uydurma deliller ve akıllara zarar hukuksal “icat”lar eşliğinde yürüdü. Sıfır ahlak ve sıfır hukukla yürütülen bir iktidar mücadelesiydi bu.
Bu operasyonların tamamı, emniyet ve yargının mutlak hakimi olan Cemaat’in mutfağında pişirildi. Hükümet ise bu operasyon ve davalarla tamamıyla “yararcı” bir ilişki kurdu: Cemaat’le iradesi tamamen uyuştuğu anlarda sahiplendi, kısmen uyuştuğunda şerh koydu. Tamamıyla çeliştiğinde de karşı çıktı. Bu durum hükümeti aklamaz elbette. Şüphesiz ki bu kirli süreçten ikisi de mesul: Cemaat operasyonel güç, hükümetse siyasi irade olarak.
Merkezdeki tasfiyenin ardından doğan boşluğa ortaklar, bencilce ve büyük bir iştahla saldırınca da kavga çıktı. Deniz Feneri, Şike ve İlker Başbuğ soruşturmaları ve nihayet 7 Şubat MİT operasyonu gerilimin kavgaya evrildiği anlardı. Gezi Direnişi ile paniğe kapılan hükümet, Cemaat’in can damarı olan dershanelere neşter atmayı düşünürken, Cemaat “yolsuzluk ve rüşvet operasyonu” ile Erdoğan’ın böğrüne hançeri sapladı. MİT’in TIR’larının durdurulması ise Cemaat’in, hançeri derinlere daldırıp çevirmesiydi. O andan sonra Erdoğan bir yandan saldırının paniğiyle refleksif, akıl dışı ve yüzeysel önlemlerle kendini korumaya çalışırken, bir yandan da buradan bir tek adamlık çıkarmanın fırsatlarını yoklamaya başladı.
Yargının iktidar unsurlarından birinin sopası olma iş ve işlevi ise aynı ama bugün dünden farklı: Yargı bugüne kadar, bir siyasal gücün (yani Gülen Cemaati’nin) bu denli açık ve net bir “operasyon aygıtı” haline gelmemişti. İkinci olarak yargı, siyaset kazanının kaynadığı asli zemin oldu ilk defa. Öyle ki, bugün yargı, ordunun yerine geçti ve bir iktidar kurucu unsur haline geldi. Yargı üzerindeki kavgayı büyüten ve yargı sorunumuzu katmerleştiren bunlar.

Herkes doğru ve haklı

Durum bu. Ama herkes kendi doğrusunda ve kendi pozisyonunun doğruluğunda ısrarcı ve haklı: Cemaat, bir yandan yargıdaki “yok”luğunu ispatlamaya çalışırken, diğer yandan bu yargı eliyle ne kadar demokratikleştiğimizi ve hükümetin bu güzelim yargıya müdahale ettiğini söylüyor. Referandum öncesinde demokratik ülkelerden siyasi temsilcilerin yargıdaki varlığına dair örnekler getirirken, bugün yokluğuna ilişkin örnekler sunuyor. Tabii bu defa siyasetten her zaman nefret eden CHP , YARSAV ve Yargıçlar-Sen de yanlarında. Ama hep “doğru ve haklı”.
17 Aralık’a kadar Kemal Kılıçdaroğlu ’nun “AKP’nin yargısı, yargıda çete var” salvolarına cevap yetiştirmeye çalışan hükümet, eski iktidar unsurlarını ve Kürt muhalefetini bastırma işini havale ettiği Cemaat’in okları kendine yönelince “emniyet ve yargıda örgütlü bir çete aracılığıyla ulusal ve küresel bir komploya hedef olduğunu” söylüyor. Artık, “Bırakalım bağımsız yargı işin yapsın” söylemini bir tek ÇHD’lilerin ve Ali İsmail ile Ethem Sarısülük’ün katillerinin -sözde- yargılanması için kullanıyor. O da hep “doğru ve haklı”. İlaveten mağdur.
Referanduma “AKP yargıyı ele geçirecek” diye karşı çıkan ve 17 Aralık’a kadar üç yıldır “Kahrolası ‘Yetmez’ciler yüzünden AKP yargıyı ele geçirdi. Yargıda çete var!” diye feveran eden CHP, 17 Aralık’tan sonra hükümetin yargıyı -bir kez daha- ele geçirmek istediğini söyleyip Cemaat’le kol kola “yargı bağımsızlığı”nı savunuyor. Tabii o da “doğru ve haklı”.
17 Aralık’a kadar Ergenekon, Balyoz vs. davalardaki hukuksuzlukları, ülkenin vesayet ve darbe geleneğinden kurtulması için es geçilmesi gereken önemsiz ayrıntılar olarak gören, liberal-sol “demokrat”ların bir kısmı, tüm o “vesayet” tekerlemelerini unutup Cemaat’in yanında saf tutarken, diğer kısmı ise gülünç vesayet analizindeki ordunun yerine Cemaat’i koyarak aynı yüzeysellikle “kutsal demokrasi yolculuğuna” devam ediyor. Her ikisi de “doğru ve haklı” elbette!
Bu curcunada olansa akıl ve bilgiye oluyor. “Seçim ve demokrasi... Yargı, siyaset ve hukuk” vs. gibi mefhumlar saçlarından tutulup yerlerde sürükleniyor. Tüm bu kavramların tek tek yerden kaldırılması gerekiyor ama malum yer dar. O halde şimdilik son sözümüz şu olsun: Meselelerle ciddiyetle ve sahici bir ilişki kurmak yerine haklılık peşinde koşmanın ve problemlere gündelik ve yararcı yaklaşım sergilemenin sonu her seferinde duvara çarpmaktır. Bugün yaşananların sebebi de bu yaklaşım.
Hakikatle, samimiyet ve ciddiyetle yüzleşmediğimiz takdirde, hem problemler içinden çıkılması imkansız bir kaosa döner hem de ahlak dersinden sınıfta kalırız. Dahası zamanla gerçeklik duygumuzu da kaybetmeye başlarız. Bunun sonu ise akıl sağlığını yitirmektir.

* Hakim/Demokrat Yargı