Çelikten devlet

Klasik Marksist kurama göre devlet, her şeyden önce devlet aygıtı adını verdikleri şey olup, devlet iktidarı ile devlet aygıtını birbirinden ayırmak gerekir. Sınıf mücadelelerinin hedefi devlet iktidarıdır...
Haber: ÜMİT KARDAŞ / Arşivi

Klasik Marksist kurama göre devlet, her şeyden önce devlet aygıtı adını verdikleri şey olup, devlet iktidarı ile devlet aygıtını birbirinden ayırmak gerekir. Sınıf mücadelelerinin hedefi devlet iktidarıdır, dolayısıyla bütün siyasal sınıf mücadeleleri devlet iktidarının herhangi bir sınıf veya sınıflar ya da sınıf fraksiyonları tarafından elde edilmesi ve korunması çevresinde döner. Bu kuram bir ölçüde betimleyici olmakla birlikte geliştirilmeye muhtaç görüldü. Nitekim Gramsci devletin, devletin baskı aygıtına indirgenemeyeceğini, bunun dışında sivil toplumun belirli sayıda kurumunu da kapsadığı düşüncesindeydi (Kilise, okullar, sendikalar gibi). Bu düşünce Louis Althusser'in şemasıyla geliştirildi. Devletin baskı aygıtının yanında devletin ideolojik aygıtları (DİA) bulunuyor. Devletin baskı aygıtının fiziksel baskıya kadar uzanan zor kullanma tekeline sahip olduğu biliniyor. (Polis, ordu, hükümet, idare, mahkemeler, cezaevleri gibi) Dinsel DİA, öğretim ve eğitime ilişkin DİA, siyasal DİA, hukuki DİA, aile DİA'sı, medya DİA'sı, sendikal DİA, kültürel DİA devletin ideolojik aygıtlarını içeriyor. Kanımızca bu listeye devleti kitlelerin gözünde tabulaştıran ve kitlesel gösterileri örgütleyen STK DİA'sını da eklemek gerekir. Devlet alanı ne kamusal ne de özeldir, aksine her türlü kamusal ve özel ayırımının önkoşuludur. Çünkü devlet alanı hukuk ötesidir. İşte DİA'ların da kamusal veya özel olmaları belirleyici olmayıp önemli olan işleyişleridir. Türkiye'de son zamanlarda ortaya çıkan bazı sivil toplum örgütlerinin devletin ideolojik aygıtları gibi bir işlev gördükleri açıktır. DİA'lar için ideoloji ağırlıklıdır. Ancak ikincil olarak çok hafifletilmiş, gizlenmiş dahi olsa baskı vardır. Salt ideolojik aygıt yoktur. Devletin baskı aygıtı ise fiziksel baskı dahil olmak üzere baskıya ağırlık vererek işler. Ancak bütünüyle baskıya dayanan aygıt olamayacağından ideolojiyi de kullanır. Bu bakımdan ordu ve polis hem kendi içlerindeki dayanışma ve bütünlüğü hem de konumlarının sürekliliğini ve yeniden üretimlerini sağlamak için topluma sundukları değerlerle birlikte ideolojiyi kullanırlar.
Hamidiye Alayları
Türkiye'de devletin baskı aygıtı Osmanlı'dan tevarüs edildiği şekilde çelikleşerek devam etti. Osmanlı'da merkezi iktidarın birçok unsurunun (saray, ulema, güçlü paşalar, tüccarlar, sarraflar gibi) ittifakının hassas dengelere dayanması, bu güç odaklarının karşıtlarından haberdar olabilmek için istihbarat ağları kurmalarına neden oldu, iç tasfiyeler sonucu istihbarat sistemi içedönük görev yapmaya başladı. Osmanlı devleti kendisi için zararlı gördüğü kişilerin gizlice idam edilmelerini ve işkenceye tabi tutulmalarını bir yöntem olarak benimsedi. Namık Kemal bir işkence olayını anlatırken biçare olarak nitelendirdiği kişinin ufak bir deliği olan dolapta aç, susuz bırakıldığını anlatır. Anlaşılıyor ki çağdaş Türkiye işkence yöntemi olan tabutluk işkencesi uygulamasını Osmanlı'dan aldı.(Suat Parlar, Osmanlı'dan Günümüze Gizli Devlet) Abdülhamit döneminde polis siyasi yetkilerle donatılarak, siyasi görevleri olan bir kuruma dönüştürüldü, böylece yaşamın her alanı denetim altına alındı. Abdülhamit devletin baskı aygıtlarını polis, jandarma ve istihbarat örgütleriyle sınırlı tutmayarak, bölgedeki Kürt halkından "Hamidiye Alayları" oluşturup paramiliter örgütlenmeler kurdu. Hamidiye Alayları'nın halka yaptığı işkenceler ve baskılar sonucu 1905'te Diyarbakır'da, 1907'de Erzurum'da ayaklanmalar oldu. Bugün de devletin baskı aygıtını oluşturan asker, jandarma, polis, özel tim gibi unsurların yanında koruculuk sistemi işletiliyor. Gelenek aynen devam ediyor. Jön Türkler de azınlıklara karşı temellendirdikleri ideolojilerini devletin baskı aygıtı haline getirdi, bunun zeminini de İttihat ve Terakki üzerinden yarattılar. Bu örgütün askeri önderi olan Enver, milliyetçi Balkan komitalarının ayaklanmalarını bastırmada gayrı nizami savaş içinde birçok çete savaşına katıldı, Anadolu'da da halkı uyandırarak Bulgar çetelerine benzer çeteler oluşturma fikrine kapıldı. Nitekim Teşkilat-ı Mahsusa örgütü, yine bu örgütün özel harekat timi olan Fedailer örgütü bu düşüncenin ürünleridir. Fedailer örgütünün nizamnamesindeki düzenlemeler gizli devletin de amaçlarını ortaya koyuyor. Bu örgüt birçok siyasi cinayet işleyerek, devlet iktidarını bu cinayetlerin yarattığı terörle güçlendirdi. (Parlar, a.g.e) İttihatçılar işi yargısız infazdan özel işkence yerleri açmaya kadar (Bekirağa Bölüğü, İ.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi) götürdü. İşkence aletleriyle donatılan bu binalarda vatan haini ilan edilen muhaliflere her türlü işkence yapıldı. Devlet terörünü alabildiğine kullanan İttihatçılar cezaevinde tutuklu bulunan siyasi muhaliflerden bazılarını güç gösterisi amacıyla cezaevinden çıkartıp yargılamadan idam edebildiler. Devlet kurumları ise bu örgütleri perdeleyerek destek verdi. Çağdaş Türkiye'de askeri darbelerden sonra yapılan işkenceler, gözaltı merkezlerinde ve askeri cezaevlerinde meydana gelen ölümler, yaş büyüterek yapılan idamlar İttihatçı geleneğin bugünkü görünümleridir.
İttihat ve Terakki, Prusya militarizmi ve Ziya Gökalp'in ideolojisi doğrultusunda devletin belirlediği siyasetlerin temsilciliğini yapacak birçok paramiliter örgüt kurdu. Türk Gücü Cemiyeti, Osmanlı Genç Dernekleri, Müdafaa-i Milliye Cemiyeti, Türk Ocağı, Köylü Bilgi Cemiyeti gibi. Militarist anlayışla beslenen bu kuruluşlar ve toplumun dinamik kesimleri kutsal devlet etrafında bütünleştirildi, muhalif olanlar ise vatan haini sayıldı. (Parlar, a.g.e) Bugün benzer örgütlenmelerin aynı ideoloji doğrultusunda etkinlikte bulunduklarını görüyoruz. İttihatçı gelenek anlayış ve uygulama olarak aynen devam ediyor.
Teşkilat-ı Mahsusa
Çelikten devletin tarihsel çizgisini anlamak için Teşkilat-ı Mahsusa'ya da değinmek gerekiyor. İttihat ve Terakki tarafından hiçbir hukuki temele dayandırılmadan oluşturulan bu örgütün bütçesi gizliydi. Başta Müdafaa-i Milliye Cemiyeti'nden para alan örgüt, daha sonra Harbiye Nezareti'nin örtülü ödeneğinden para almaya başladı, diğer yandan da Almanlardan önemli miktarda para aldı. Kuşkusuz Almanlar bu örgütün operasyonlarında söz sahibi oldu. Türk-İslam sentezine dayalı politikaların uygulanmasında devlet iktidarının vurucu gücü olan bu örgütün amaçlarından biri İttihat ve Terakki'nin vatana ihanet olarak tanımladığı faaliyetlere engel olmaktır. Örgütün diğer bir amacı öncülüğünü Turan davası olarak Ziya Gökalp'in yaptığı ideoloji doğrultusunda Rusya Ortaasyasındaki Müslüman Türklerin ayaklanmasına yol açacak eylemlerde bulunmaktı. Yakın zamanda bir dost ülkede darbe teşebbüsünde etkin rol almamız bu geleneğin de devam ettiğinin bir göstergesi. Örgüt bu amaçlarını gerçekleştirirken, toplumun lümpen kesimini kullanıyordu. Teşkilat-ı Mahsusa'nın iç savaş örgütü niteliğiyle ve devletin baskıcı aygıtına sağladığı güçle kalıcı ve etkili bir model oluşturduğu ve devlet reflekslerinde önemli bir araç olduğu açıktır. Bu örgüt Anadolu'nun etnik açıdan arındırılması programı gereği Ermeni tehcirinde Alman emperyalizmi destekli özel iç savaş örgütü olarak başrolü oynadı. Yine 1914'te Batı Anadolu Rumlarına karşı Türk misillemesi bu örgüt tarafından yürütüldü. Yine olağanüstü mahkeme olup hukuk dışılığın bir örneği olan İstiklal Mahkemeleri'nde bu örgütün üyeleri görev yaptı. Bu mahkemeler Takrir-i Sükun Kanunu'nun uygulandığı dönemde de kararlarıyla terör yarattı.
Varlık Vergisi (vergisel tehcir) uygulaması ırkçı bir kampanyayla birlikte yürütülerek sermaye Türk-Müslüman kesime aktarılıp ırkçı tek parti diktatörlüğünün şemsiyesi altında milli bir sermaye yaratıldı. Cumhuriyet gazetesi ve CHP bu özel savaşın ırkçı propaganda aracı oldular. Sermayenin birikim sürecinin tehcir ve katliamlara bağlanmış olması yaratılan burjuvazinin bu anlayış ve uygulamayla suç ortağı olması sonucunu doğurdu. Bu suç ortaklığı devletin çelikten yapısının korunması sonucunu doğurdu, demokrasiye ve hukuka dayalı bir yapılanmaya geçilemedi. Siyaset ancak bir askeri vesayet altında ve polis-devlet anlayışı içinde yapılabildi. II. Dünya Savaşı'ndan bu yana militarist, saldırgan ve aşırı milliyetçi bir psikolojinin topluma egemen olması için Ermeni, Kürt, Rum, Arap, Hıristiyan düşmanlığı propaganda aracı olarak kullanıldı. Tehcir geleneği, ırkçı bir milliyetçilik, militarizm, komitacılık, niteliğine ve sabıkalı olup olmadığına bakılmadan halk içinden oluşturulmuş özel birlikler, yazılı olmayan şiddet ve terör hukuku İttihat ve Terakki'den bu yana devletin baskı aygıtının uygulamaları olarak devam ediyor. Osmanlı Devletinde olduğu gibi Türk Devleti de bugün askeri vesayet rejimi ve polis-devlet anlayış ve uygulamalarıyla (Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu'ndaki son değişiklikler) tarihsel gelenek ve çizgisi doğrultusunda çelikten bir devletin bütün niteliklerini taşıyor. Ve sorun tam da burada bulunuyor. Bu sorun aşılmadan demokrasiye ve hukuk devletine doğru yol almak olanaksızdır.