Cenevre Mülteci Konferansı ve Mahmur

Dünyanın farklı bölgelerinde yaşanan iç çatışmalar, sınır anlaşmazlıkları, yok edilemeyen ve azaltılamayan yoksulluk ve etnik-dinsel kaynaklı sorunlar yüzünden...
Haber: ORHAN MİROĞLU / Arşivi

Dünyanın farklı bölgelerinde yaşanan iç çatışmalar, sınır anlaşmazlıkları, yok edilemeyen ve azaltılamayan yoksulluk ve etnik-dinsel kaynaklı sorunlar yüzünden, her yıl yüz binlerce insan yerinden yurdundan oluyor ve gayri insani koşullarda yaşamak zorunda bırakılıyor. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği'nin (UNHCR) yeryüzünün mültecilerine ulaştırmaya çalıştığı yardımlar, dünyanın dört bir yanında kurulan mülteci kamplarındaki yaşam koşullarında insani iyileştirme çabaları, geriye dönüşlerin planlanması, çoğu kez mülteciliğe yol açan sorunlarda bir iyileşme sağlanamadığı ve hükümetlerin politik kararlarının doğurduğu engeller aşılamadığı için başarısızlığa uğruyor.
Dünyanın birçok bölgesine dağılmış bu mülteci kamplarının statüsü ve kamplardaki yaşamın garantisi, büyük oranda UNHCR'nin teminatı altında olsa da, bu kamplar her zaman için bir politik pazarlık konusu olmaktan kurtulamıyor. Bu bakımdan çoğu kez sorunun insani yönü unutuluyor. Sosyal, siyasal ve kültürel anlamda temel haklarını kullanmaktan alıkonulmuş, daha doğrusu bu haklardan yasaklanmış bu insanların geleceği, birtakım politik hesaplara ve dengelere kurban ediliyor.
Türkiye'de 1990'lı yıllarda PKK'ye karşı mücadelede uygulanan yöntemlerin sonucunda yüz binlerce insan yerinden, yurdundan oldu. İnsan hakları savunucularının açıkladıkları rakamlar, çoğu kez hükümetlerin verileriyle çelişse de, bugün artık binlerce köyün ve mezranın o yıllarda boşaltıldığını, yakılıp yıkıldığını ve böylece hem Türkiye'nin iç bölgelerine hem de sınır ötesine yüz binlerce insanın göç ettiğini biliyoruz. Bu göç dalgası muazzam insani sorunların yaşanmasına yol açtı. Bugün eğer büyük göç almış şehirlerimizin başında gelen Diyarbakır'da, Türkiye'de yaşanandan kırk kat fazla bir yoksulluktan söz ediliyorsa, bunun nedeni elbette yaşadığımız 'düşük yoğunluklu' çatışmadır.
Göç etmek zorunda bırakılanlar binbir güçlükle vardıkları yeni yerleşim yerlerinde insan onuruna yaraşır bir yaşam sürdüremediler. Gittikleri şehirlerde iş bulma umutları gerçekleşinceye kadar onlara yetecek bir iki tandır ekmek, bohçalarının içine düğümledikleri birkaç kilo tuzlanmış peynirle indiler metropol kentlerin meydanlarına. Dil bilmiyorlardı, yol yordam bilmiyorlardı. Yardım ve destekten yoksundular. Bunun yerine, 'politik suç işleme potansiyeli ve riski yüksek insanlar' olarak kodlandılar. Sürgünlüğün yollarına koyuldukları günden ve geceden başlayan korkuları bu şehirlerde daha da arttı, umutsuzlukları ve geleceğe dair hayallerini bitiren belirsizlikler daha da büyüdü. Devletin izlemesinden kurtulmaya çalışarak, büyük şehirlerin varoşlarında kimliklerini, adreslerini bile beyan etmeden, etmek istemeden yaşayıp durdular.
Kamp 92'de kuruldu
Aynı şekilde, 1991-1992 yılları arasında yoğun çatışmalar nedeniyle yaşamları tehlike altında olan çok sayıda aile, sınırı geçerek Irak'a mülteci olarak sığındı. BM, bu aileler için Musul ve Erbil arasında bulunan Maxmur'da bir mülteci kampı kurdu ve bu kampa mülteci statüsü tanındı. Politik şiddetin dozunda bugün için bir azalma olduğunu kabul etsek bile, geçmişimizle yüzleşme ve bu yüzleşme üzerinden yeni bir gelecek kurma tasarısından bir hayli uzak olduğumuz da bir gerçek. Maxmur Mülteci Kampı'nın kapatılması ve burada yaşayanların Türkiye'ye geri dönüşü için taraflar arasında yürütülen çalışmalardan çıkan sonuçlar bu görüşümüzü doğruluyor.
Türkiye, yıllarca, bu kampın PKK'li militanların barındığı bir kamp olduğunu savundu. Geçtiğimiz aylarda, kampta silah depolarının bulunduğu iddiasıyla, BM nezaretinde yapılan aramalarda, iddia sahiplerini haklı çıkaracak bulgulara rastlanmadı. İki ay önce yapılan nüfus sayımında ise, kamp nüfusunun 11,930 olduğu, kampta 5,885 çocuğun bulunduğu belirlendi. Bu çocukların çoğu Irak'ta doğmuştu ve 1,192'si birkaç aylık bebeklerden oluşuyordu. UNHCR Türkiye sözcüsü Metin Çorabatır, kampın sivil kimliğiyle çelişen iddialar üzerine şu açıklamayı yapmak zorunda kaldı: "Maxmur'un bir BM mülteci kampı olduğunu unutmamak gerek. Oradaki insanlar sivil ve bizim için mülteciler. Bu yıl başındaki nüfus sayımına göre yüzde 49'u çocuk, yüzde 51'i kadın. Zaten terörist olana mülteci statüsü verilemez."
Kampın geleceğini belirlemek için taraflar, 2004 yılından başlayarak Cenevre'de iki kez biraraya geldiler ve bu görüşmelerde BM, Maxmur'lu mültecilerin Türkiye'ye dönüşlerinde, özellikle çocukların geleceğine ilişkin şu düzenlemelerin garanti edilmesi talebinde bulundu: Kaliteli eğitim imkanlarının sağlanması, Irak'ta alınan ilköğretim diplomasının Türkiye'de de geçerli olması, dönecek aile çocuklarının nüfusa kaydı, Iraklılarla evlenenlerin vatandaşlık sorunlarının giderilmesi ve asker kaçağı durumunda olanlara af sağlanması.
Başta BM olmak üzere, mülteci sorunuyla yakından ilgili çevreler, hükümetin Maxmur'la ilgili tutumunun, Türkiye'nin Kürt sorununda çözüme ne ölçüde yakın durduğunun test edilmesi bakımından önem taşıdığını ifade ediyorlar. Maxmur kampının kapatılması ve geri dönüşün yaratacağı sorunlar, 17-18 Nisan tarihlerinde Cenevre'de Iraklı iki milyon mültecinin -aslında dört milyon oldukları tahmin ediliyor- geleceğini tartışan konferansın sonrasında da, ABD, Türkiye ve Irak arasında yeniden gündeme geldi. Iraklı mülteciler için somut kararların alındığı konferansta, Maxmur'la ilgili belirsizlikler ortadan kaldırılmadı.. Irak ve Suriye'de bulunan iki milyon Iraklı mülteci için Irak devleti, bu ülkelere 25 milyon dolar ödeme yapıyor, ABD ise kendi ülkesine 20 bin mülteciyi kabul edecek. Türkiye ise, geri dönecek mültecilere halen uygulamakta olduğu 'Geri Dönüş Projesi' çerçevesinde bazı kolaylıklar sağlamaya razı: Evleri yıkılanlara çimento, demir sağlamak ve hasat mevsimine kadar (!) da bir miktar nakdi yardım yapmak..
Geri dönüş
Kampın kapatılması konusunda bir uzlaşmanın yaşanması için, Maxmur'lu mültecilerin gönüllü olarak geri dönüşü kabul etmeleri gerekiyor. Bu geri dönüşün mantığı ise kuşku yok ki, kendi yurdunda yeniden mülteci olarak yaşamayı kabul etmek değildir ve olamaz da. Basına yansıyan haberler doğruysa eğer, BM'nin ve Avrupa Birliği'nin fonlarıyla Van, Erzurum, İzmir, Ankara ve İstanbul'da yeni mülteci kampları kurulması söz konusu olacak. Eğer bu kampların kurulma gerekçeleri arasında Maxmur da varsa bu vahim bir durum ve Maxmur'lu mülteciler, şu an yaşadıkları kamp kapatılırken yeniden bir kamp hayatına mahkum olmayı hiç istemeyeceklerdir.
Kalıcı ve kesin bir çözüm için bu kaygıların ve endişelerin giderilmesi zorunlu. Çünkü Maxmur'un geleceği, şimdi de Kuzey Irak politikaları yüzünden Türkiye'yle ilişkilerinde belirgin bir gerilim yaşayan ABD tarafından bir pazarlık kozu olarak tasarlanıyor olabilir. Joseph Ralston'ın, haber ajanslarına verdiği demeçlerde kampın kapatılması anlaşmasının çok yakın olduğunu, kamptaki aramalarda -BM'in açıklamalarının tersine- PKK'ye ait silahların ele geçirildiğini duyurması hayra alamet değildir. Kampın kapatılmasının gerekçelerini, siyasal temellere kaydırma gayreti, Maxmur'lulara mutluluk getirmeyecektir. Çünkü bu durumda, sivil insanların yaşadığı bir mülteci kampının tamamen insani ve temel hakların kullanılamaması gibi gerekçelerle kapatılması projesi askıya alınabilir. Bunun yerine, 'PKK'ye lojistik destek veren bir kampın üç devlet arasında yarattığı siyasal sorunlar gerekçesiyle kapatılması' gündeme getirilebilir. UNHCR'nin en büyük finansörü unutmayalım ki ABD'dir.
Maxmur'da doğup büyüyen genç bir kuşağın ve Maxmur'da gözlerini hayata açan 1192 bebeğin geleceğinden hepimiz sorumluyuz. Bu sorumluluk, devletlerin politik çıkarlarına kurban edilemez.