Çevre bilinci

''Her şerde bir hayır vardır" der eskiler. Dünyanın şu anki durumuna bakınca hak vermeden edemiyor insan. Yağışsız geçen, hatta hiç yaşanmayan bir kış mevsimi ve kuruyan su kaynakları bir yandan içimizi sızlatsa da, bir yandan önemli bir sonuca hizmet ediyor.
Haber: SADIK ÇELİK / Arşivi

''Her şerde bir hayır vardır" der eskiler. Dünyanın şu anki durumuna bakınca hak vermeden edemiyor insan. Yağışsız geçen, hatta hiç yaşanmayan bir kış mevsimi ve kuruyan su kaynakları bir yandan içimizi sızlatsa da, bir yandan önemli bir sonuca hizmet ediyor. Yıllardan beri söylenmekte olan bir gerçek, bu vesileyle insanların dikkatini çekmeyi başardı. Nihayet küresel ısınmanın korkunç etkilerini idrak edebildik. Bu noktaya nasıl geldik, günümüzdeki bu tablo nasıl ortaya çıktı ona bir bakalım.
Yıllardır teknolojinin getirdiği nimetlerden faydalandık, bize sunduğu araçları hiç düşünmeden kullandık. Bol bol deodorant kullandık, en yakın yerlere uçakla gittik, şehir içerisinde 4x4 araçlarla gezdik, klimaları ve elektrikli küçük ev aletlerini sınırsızca kullandık. Hızlı nüfus artışına gıda yetiştirebilmek için doğanın dengesini bozacak tarımsal uygulamalara yöneldik. Dünyanın yeşil bitki örtüsünü, Amazon ormanlarını acımasızca katlettik. Nükleer santraller ve çeşitli ülkelerde gerçekleştirilen nükleer denemeler de bütün bunların üzerine tuz biber ekti. Ve sonuçta, farkında olmadan ozon tabakasını deldik. Atmosfere yaydığımız sera gazlarının ozon tabakasını delmesi sonucunda buzullar erimeye başladı. Daha önce güneşten gelen ışınlar buzullar tarafından yansıtılarak atmosfere geri gönderiliyordu. Fakat son 50 yılda etkisini gösteren buzullardaki erime ile birlikte güneş ışınları yansıyarak atmosfere geri dönemedi, doğrudan yerküre tarafından emildi. Bu durumda da küresel ısınma gittikçe artmaya ve etkilerini göstermeye başladı. Suların buharlaşma oranı gittikçe arttı, genel hava sıcaklığında 2-3 derecelik artışa bağlı kuraklık ile beraber çölleşme başladı. Bir yandan da buzulların erimesi ile birlikte yükselen deniz seviyesi de yeni doğal afetlerin kapıda olduğunu gösteriyor. Farkında olmadan dünyayı kendi ellerimizle cehenneme çevirdik.
Ülkemiz ise bu durumdan en çok etkilenen coğrafi kuşağın içinde bulunuyor. Peki, bu duruma Türk halkı nasıl tepki veriyor?
Geçtiğimiz günlerde yapılan bir kamuoyu araştırması, konuyla ilgili bilinç düzeyinin artışının yanı sıra genel bir panik havasının da egemen olduğunu ortaya koydu. Türkiye genelinde 16 şehirde gerçekleştirilen araştırmaya göre, "Gelecek konusunda en çok korkutan gelişme nedir?" sorusuna katılımcıların yüzde 34,1'i "Küresel ısınma" cevabını verdi. Bu oran eğitimli ve iyi gelirli kişilerin yer aldığı grupta daha da artarken, dar gelirli ve eğitim seviyesi düşük grupta "işsizlik ve açlığın" hemen arkasından geliyor. Fakat çok acıdır ki aynı araştırmada, insanlara küresel ısınmaya karşı bir tedbir alıp almadıkları sorusuna katılımcıların yüzde 25,9'u olumsuz cevap veriyor. Araştırmaya göre, halkın çoğunluğu çevre konusunda çalışan şirketlerden, sivil toplum örgütlerinden ve projelerinden de habersiz. Ne yazık ki korkunun ecele faydası yok. Çok geç olmadan hem birey hem toplum hem de devlet olarak önlem almamız gerekiyor. Bu yazının amacı da, herkesin panik halinde küresel ısınmadan bahsettiği şu günlerde bir nebze soğukkanlılığa davet etmek ve elbirliğiyle neler yapılabileceğini irdelemek.
Bugünün dünyasında hangi sorunu ele alırsanız alın, ekonomik dengeleri yerli yerine oturtmadan gerçekçi ve kalıcı bir çözüm üretmek mümkün değil. Çevre koruma gibi "kutsal" bir amaç söz konusu olduğunda dahi durum değişmiyor. Makro ölçekte baktığımızda, orta ve uzun vadede rekabete dayanacak ekonomilerin en az enerji harcayan ya da rüzgar, güneş enerjisi gibi alternatif enerjilere yönlenen ve minumum input/girdi ile maksimum output/yarar sağlayan ekonomiler olacağı kesin. Aynı durum mikro ölçekte bakıldığında firmalar için de geçerli. Daha açık bir deyişle, tasarruf önlemlerini bir an önce alan ve bu önlemleri içselleştirip sürekliliğini sağlayan firmalar gelecekte de ayakta durabilecek, diğerleri ise yaşayamayacak.
Dolayısıyla, şirketler bir yandan kendi içlerinde gerekli önlemleri alırken diğer yandan da konu ile ilgili sivil toplum kuruluşlarına destek vererek kamuoyunun bilinçlenmesine katkıda bulunmak durumundalar. Zira bilinçsizce harcanan her damla su ve enerji, yine bu şirketlerin ekonomisini etkileyecek. Yani bu tür kampanyalara ya da sosyal sorumluluk projelerine destek vermek PR çalışmasının ötesinde, somut bir rekabet gücü sağlayacak.
Doğaya kıyım, cinayete eşdeğer
Hemen her alanda olduğu gibi, çevre korumada da sorumluluk çok boyutlu bir kavram ve gerçek bir işbölümü gerektiriyor. Mevcut yasalarla suyun veya diğer enerji kaynaklarının üretimi ve korunması tamamen devletin sorumluluğu altında. Bu da tüketicilere bilinçsizce yaptıkları harcamalar için hiçbir yaptırım uygulanmaması anlamına geliyor. Bir örnek vermek gerekirse dünyada yerine konamayan tek kaynak toprak iken, aşırı derecede eğimli tarlasında hiçbir önlem almadan tarım yapan çiftçi, belki de farkında olmadan cinayete eşdeğer bir suç işliyor. Yine orman yangınlarına bilinçsiz davranışları ile sebep olanlar da bu suçtan yargılanmalı. Hepimizin selameti için, her suç gibi bu suçların da bir yaptırımı olması ve bu yaptırımın yasalarla net bir şekilde belirlenmesi şart.
Dünyada sera gazlarının salımından en fazla etkilenen ülkelerden biri olarak, Kyoto protokolünü imzalamalı ve imzalamayan diğer ülkelere de örnek teşkil etmeliyiz. Türkiye henüz sanayileşmesini tamamlamadığı halde bunu yapabilirse gelişmiş ülkelere iyi bir ders verecektir. Bu konuda Türkiye her konuda olması gerektiği gibi kendi coğrafi bölgesinin liderliğini yapmalıdır.
Bunun dışında belediyelere de büyük sorumluluk düşüyor. Her yıl altyapısal yetersizliklerden dolayı su, elektrik gibi enerji kaynaklarımız boşa harcanıyor. Örneğin İSKİ'nin barajlardan çektiği suyun yüzde 40'ının dağıtım kanallarında yok olduğu söyleniyor. Böyle bir şeyin aslı var mı, aslı varsa ne tür önlemler alınıyor? Bir başka konu ise ülkemizdeki kayıt dışılığın sebep olduğu kaçak elektrik ve su kullanımı. Bunlar kamuoyuna açıklanmalı ve kamuoyu da belediyelerin bu konuda üstüne düşeni yaptığını görmeli.
Sorumluluğun üçüncü ve belki de en önemli halkası ise, her zaman olduğu gibi bizlerin elinde. Kişilerin de toplumu oluşturan bireyler olarak alacakları önlemler sadece geleceğimiz için değil bugünümüz için de hayati önem taşıyor
Eskiden bu tedbirlerin alınması için insanları motive ederken çocuklarımıza yaşanılır bir hayat bırakmaktan söz ederdik, şu anda maalesef yeni nesilin değil kendi hayatımızın daha iyi olabilmesi için önlemlerimizi acilen almamız gerekiyor. Zira bu gidişle değil çocuklarımızın geleceğini, 5-10 yıl sonramızı görmek mümkün olmayacak.

SADIK ÇELİK: Keyveni Catering, YK Baş.
İTO Gıda Meslek Komitesi Üyesi