Çevre ve siyaset

Bugünlerde dillerde "siyasi partiler çevreye ne kadar önem veriyor?" sorusu dolanıyor. Önemli mi gerçekten? "TBMM girişine bir minyatür gökkuşağı konsa, altından geçen her vekil çevreci olarak Meclis'e ayak bassa ne olur?" diyesim geliyor.
Haber: SUNAY DEMİRCAN / Arşivi

Bugünlerde dillerde "siyasi partiler çevreye ne kadar önem veriyor?" sorusu dolanıyor. Önemli mi gerçekten? "TBMM girişine bir minyatür gökkuşağı konsa, altından geçen her vekil çevreci olarak Meclis'e ayak bassa ne olur?" diyesim geliyor.
Olsa olsa, Meclis'te kepekli ekmek tüketimi ve memleketin yeşil alanları artar. Bekir Coşkun ve Ajda Pekkan'ın içi ferahlar. Yatağan'daki hilkat garibesi santral ortadan kalkar. Belki bir de TBMM bahçesinde birkaç tavus kuşu dolaşır, o kadar.
Bunun nedenleri siyaset-çevre ilişkisinin tarihsel geçmişinde gizlidir. Siyasetçinin çevreye ilgisi binlerce yıl öncesinde siyaset-iktidar ilişkisinin doğal kaynakları yönetebilme becerisiyle orantılı olduğu keşfedildiğinde başlar. Yıllar, yıllar önce, Mezopotamya'da toprağın ve suyun iyi yönetimiyle birlikte üretimin ne kadar artabileceği ve bu ihtiyaç fazlası üretimin komşulara pazarlanmasıyla doğacak gücün sonunda devleti oluşturacağını eski siyasiler keşfetmişlerdi elbet. Bu, doğayı ve doğal kaynakları kendi halinde bırakmak-doğayla birlikte hareket etmek devrinin bittiği, doğanın merkezine insanoğlunun oturacağı dönemin başladığı anlamına geliyordu.
İşte böyle başladı siyasetçinin "çevreyi yönetiyorum" adı altında, çevreyi tüketerek insanları yönetme alışkanlığı.
İktidar hırsı olmayan insanla doğanın sorunu olmamıştı zaten. Neden olsun ki? O insan ki, tarihi boyunca toprağa "ana" demiş, onu kutsamış. Suya bereket kaynağı, saflığın sembolü, gökten geldiği için tanrılara aittir demiş, kirletene ağır cezalar vermiş, korumuş. Ağaçları, yeraltındaki ölüler alemi yeryüzündeki canlılar alemi ve gökteki tanrılar alemini birleştirdiği için değerli saymış. Dallarına bezler bağlayıp dilekler dilemiş. Hayat ağacı sembolünü tüm kutsal kitaplara, mezarlara, çeşmelere, perdelere, dolap kapaklarına kadar işlemiş... Doğanın onun için kutsal bir değeri olduğuna inanan insan onu niçin yağmalar?
Ancak insanların inançlarını, bilinçlerini boşaltırsanız yapabilirler bunu. Peki, nasıl, kolay mı binlerce yılda oluşmuş bilinci şak diye boşaltmak? Kolay!
Bir arkadaşım gördüğü bir olayı anlatmıştı: Orta Amerika ülkelerinden birinde, yağmur ormanlarında yaşayan bir yerli avladığı geyiği omzuna atıp şehirdeki dükkâna gelmiş, geyiği tezgahın üzerine bırakıp karşılığında bir kutu tarçınlı sakız alıp gitmiş. Nasıl? Yarın buzlu çay için iki, çocuğuna örümcek adam çıkartması için üç, plazma TV için 50 geyik vuracak. Geyik bitince leoparları, onlar bitince ağaçları, çalıları devirecek tezgâhların üzerine. Artık Amazondaki yerliyle, İstanbul'daki garsonun mutlu insan eskizi aynı: Zengin olmak, daha çok mal satın almak, daha çok tüketmek, tükete tükete tatmin olmak, adına "gelişme" denilen ortak bir değere ibadet etmek.
Tanrı herkese vermişti...
Her gün boşaltılıp boşaltılıp dolduruluyor bilincimiz, bilmiyor muydunuz? Örneğin artık köylüler kendi tohumlarını üretemiyorlar. Diyelim ki siz çiftçisiniz ve mısır, domates, karpuz, kabak ekeceksiniz. Eskiden olsaydı bir yıl önceki hasattan ayırırdınız tohumunuzu veya sizinki kötüyse komşudan alırdınız. Ama şimdi ektiğiniz üründen tohum yapamıyorsunuz, çünkü o ürün ikinci defa döl vermiyor! Çünkü onu Tanrı değil şirket yarattı. Tanrının "tüm canlılar beslensin" diye yarattığı tohumları artık şirketler "sadece parası olan beslensin" diye yeniden yaratıyorlar.
Mecburen gidip o ürünü satan dükkândan tohumunuzu satın alacaksınız. Dünyanın tüm köylüleri şirketlerin ürettikleri tohumları, her yıl bir daha, bir daha, bir daha almaya mahkûm ediliyorlar.
Nedenmiş, dünyada açlık varmış onun için daha fazla tarımsal ürün üretilmeliymiş. Külliyen yalan! Hatta tam tersi üretilen gıdaları dünya nüfusuna bölseniz kişi başına günlük 2 kilo gıda düşüyor ki herkesi obez yapmaya yeter. Sorun gıda üretiminin yetersizliği değil, üretim ve tüketimin adil olmayan dağılımında.
Sanıyor musunuz ki, ürettiğiniz 100 kilo mısır sayesinde Afrikalı bir aç çocuğun midesine iki kaşık fazla yemek giriyor? Hiç alakası yok! Onun durumu aynı! Değişen sadece sizin eve giren malzemelerde, geçen yıla göre bir DVD oynatıcı, fazladan iki ayakkabı, fazladan beş pantolon, fazladan on gömlek, bir de fazladan mutluluk unuttuğumuz. Artık herkes onların çizdiği mutlu insan resmine inanıyor. O resimdeki gibi olmak için hayat ağacını kesip külünü havaya savuruyor. Bu durumda çevreci vekil olsanız ne yazar! Yerli tohumları koruyacağım diye yasa mı çıkartacaksınız? Haydi diyelim bunu başardınız.
Bir kan kırmızı karpuza, birkaç kilo yüksek verimli mısıra, bir çikita muza tüm doğayı (toprak ana da dahil) satacak hale gelmiş vatandaşı eskinin pembe-şekilsiz domateslerini, bol çekirdekli karpuzlarını, az verimli mısırlarını yemeye, yetiştirmeye ikna edebilecek misiniz?
Zor! Bu siyaset bizi tüm üretim/tüketim alışkanlıklarımızla birlikte formatlıyor. Çinliden, Tanzanyalıya, Danimarkalıya kadar giydiğimiz pantalonun paça genişliğini mahalledeki terzi ve siz değil, tüm dünyaya pantolon satan birileri belirliyor.
Diyeceğim o ki gökkuşağının altından bile geçseniz çevreci olmak kolay değil artık. Ne zaman ki bu siyasetin doğanın üstünden geçindiğini ve değişmesi gerektiğini kabul edeceğiz, o zaman birlikte yeni bir siyaset için biraraya gelecek insanlar. Ama o insanların da pembe ve yamuk yumuk domateslerin kokusunu iyice özlemiş olmaları gerekiyor.