CHP'nin son şakası

Cumhurbaşkanı seçiminin unutulduğu ve herkesin erken seçime odaklandığı şu günlerde, tüzel (hukuki) tartışma ve sürprizler de dur durak bilmiyor: 'Anayasa, anayasa olalı böyle eziyet görmedi'.
Haber: MURAT SEVİNÇ / Arşivi

Cumhurbaşkanı seçiminin unutulduğu ve herkesin erken seçime odaklandığı şu günlerde, tüzel (hukuki) tartışma ve sürprizler de dur durak bilmiyor: 'Anayasa, anayasa olalı böyle eziyet görmedi'. Son aylardaki anayasa tartışmaları/sorunları, bugüne dek sadece derslerde fantezi tüze problemleri olarak akla gelebilirdi, ancak fanteziler gerçek oluyor. Birdenbire Türkiye'nin en yetkin ve en muteber tüze danışmanı haline geliveren emekli yargıç Kanadoğlu'nun "bomba" çıkışlarından sonra, ana muhalefet partisi CHP, artık tüm fanteziler gerçek olabilir düşüncesiyle olsa gerek, yeni girişimlerde bulunmaya devam ediyor. Örneğin Anayasa Mahkemesi'ne götürülen anayasa değişiklikleri. Hangi anayasa değişikliklerini, daha doğrusu hangi anayasa değişikliği yasasını mahkemeye taşıdılar diye sorabilirsiniz. Bu, çok da yerinde bir soru olur tabii. Ancak fantezi bu ya, CHP, henüz ortada Cumhurbaşkanı tarafından imzalanıp yayınlanmış bir yasa yokken gitti mahkemeye. Gerekçesi, eylemli içtüzük değişikliğiydi. Gerçi Anayasa'nın 148. maddesi anayasa değişikliklerinin sadece şekil bakımından incelenip denetlenebileceğini ve bu incelemede, 'teklif ve oylama çoğunluğu ile ivedilikle görüşülemeyeceği şartına uyulup uyulmadığına' bakılabileceğini hükme bağlıyor, ama kim tutar CHP'yi. Ortada yayınlanmış bir yasa dahi yokken mahkemeye gidebildiler. Neyse ki, Cumhurbaşkanı 'Anayasaya uygun yöntemle' iptal davası açtı da, mahkemeyi büyük bir yükten kurtardı. Tabii şimdi de bambaşka bir sorunla karşı karşıya mahkeme. Yasa'nın bir maddesini mi (seçim dönemini dört yıla indiren) yoksa sadece ikinci oylamada bir eksik oy alan maddenin içinde yer aldığı Yasa'nın tümünü mü iptal edecek? Yapılması gereken sadece o maddeyi iptal etmektir. Ancak o zaman da, seçimler beş yılda bir yapılmaya devam edecek; halkın seçtiği Cumhurbaşkanı'nın görev süresi de beş yıl olacağı için hiç amaçlanmayan bir 'çakışma' söz konusu olacaktır. Tabii burada, o oylamada nasıl olur da bir oy eksik çıkar, bu ne ciddiyetsizliktir sorusu da geliyor akla. Hükümet, bu sorunun yanıtını biliyordur herhalde.
Bu mümkün mü?
İşte tüm bu çok eğlenceli tüze tartışmaları sürerken, CHP'nin milletvekili adaylarına imzalattığı "taahhütname", yeni ve daha da renkli bir tartışmanın kapısını aralayabilir. Başkanlığını eski bir hukukçunun yaptığı CHP, milletvekili adaylarına imzalatmak üzere bir taahhütname hazırlatmış. CHP Genel Başkanı Deniz Baykal bu belgeyi dürüst siyaset açısından bir propaganda malzemesi olarak kullanıyor. Baykal'ın her konuşmasında üzerinde durduğu taahhütname şöyle: "22 Temmuz 2007 Milletvekili Genel Seçiminde Milletvekili seçildiğim takdirde T.B.M.M'nde (doğrusu, TBMM'de, M.S.), Cumhuriyet Halk Partisi'nin yetkili organlarının vereceği kararlar doğrultusunda; 'Yasama Dokunulmazlığını', kürsü dokunulmazlığı ile sınırlandırmak üzere Anayasa'nın 83. maddesinin ve görevleri ile ilgili işlerden dolayı hakkında soruşturma açılması istenen Başbakanın veya bakanın cezai sorumluluğu gerektiren fiillerin görev sırasında işlenmesi halinde yargılanmalarının siyasal amaçla engellenememesi için Anayasa'nın 100. maddesinin değiştirilmesi ile ilgili düzenlemelerin yapılmasını kabul ve taahhüt ederim."
Anayasa'daki impeachment, yani cezai sorumluluğa ilişkin düzenleme olan 100. madde hükmüyle ilgili tartışmayı/öneriyi başka bir yazıya bırakmalı. Metnin dokunulmazlıklara ilişkin ilk kısmı, kısaca iki açıdan incelenebilir. İlki CHP önerisinin içeriği, diğeri bir partinin adaylarına böyle bir taahhütname imzalatıp imzalatamayacağı.
Bilindiği gibi dokunulmazlık, 1982 Anayasası döneminin en tartışmalı konularından. Bu dönemde büyük (barajı geçip iktidar ya da muhalefet olmayı başarabilen) partilerin hepsi 83. maddenin değiştirilmesi gerektiğini savundu, Meclis'e girince "çeşitli bahanelerle" vazgeçti. Milletvekillerimizin çok sevdiği ve vazgeçemediği iki dokunulmazlık vardır. Biri kendilerininki, diğeri geçici 15. maddeyle, darbeci generaller ile o dönem Meclis üyelerini yargılamadan muaf tutan dokunulmazlık. Yasama 'bağışıklıkları' yani sorumsuzluk ve dokunulmazlık, Anayasa'nın 83. maddesinde düzenlenir. Sorumsuzluk, milletvekillerinin yasama çalışmalarındaki oy, söz ve düşüncelerinden dolayı, Meclis dışında sorumlu tutulamamalarıdır. Tüm Batı demokrasilerinde 'mutlak' olan sorumsuzluk konusunda bizim anayasamızda burada anlatılmasına gerek olmayan bazı sorunlar bulunuyor. Dokunulmazlık ise, bağışıklıkların ikinci kanadıdır ve Türkiye'de asıl tartışma 83. maddenin ikinci fıkrasında düzenlenen dokunulmazlıktan kaynaklanıyor. Hükme göre, "seçimden önce veya sonra suç işlediği ileri sürülen bir milletvekili, Meclis'in kararı olmadıkça tutulamaz, sorguya çekilemez, tutuklanamaz ve yargılanamaz". Hükmün devamında dokunulmazlığın istisnaları, süresi vs. yer alıyor. Dolayısıyla dokunulmazlık milletvekillerinin, (büyük ölçüde) yasama çalışmaları dışındaki eylemleriyle ilişkilidir. Anglosakson tüze sistemini benimsemiş ülkelerde dokunulmazlık yoktur. Milletvekili, yasama çalışmalarına katılabilmesi kaydıyla (istisnaları olmakla birlikte) sıradan bir yurttaş gibi yargılanabilir. Türkiye'nin de dahil olduğu Kıta Avrupası sisteminde ise dokunulmazlık vardır ancak karşılaştırılamayacak ölçüde sınırlıdır. Her iki tüze sisteminin de amacı, meclis üyelerinin yasama çalışmalarına katılabilmelerini sağlamaktır. Bu katılımı engellemeyecek bir yargı süreci ise olanaklıdır. Yani Türkiye'de de yapılması gereken CHP'nin önerdiği gibi dokunulmazlığı tamamen kaldırmak değil, kişileri 'tutmadan' ve 'tutuklamadan' yargılanabilir hale getirmektir. Yoksa, dokunulmazlık hiç kuşku yok ki gereklidir. Söz konusu olan sıradan yurttaş değil milletvekilleridir ve dokunulmazlık, kara kaşlarına gözlerine değil, kamu yararı nedeniyle tanınıyor.
Bu son derece tartışmalı konuyu bir yana bırakıp taahhütname konusuna dönersek.
Yukarıda da anlatılmaya çalışıldığı gibi, milletvekilleri yasama çalışmalarındaki oy, söz ve düşüncelerinden dolayı sorumsuzdur. Kimse onlara, neden böyle bir şey söyledin ya da bu yönde oy verdin diye hesap soramaz. Hal böyleyken, henüz adayken bir taahhütname imzalamalarının, sonrası için bağlayıcılığı yoktur. Herhalde hiçbir partinin adayı, böylesine gayrıciddi ve bağlayıcılığı olmayan bir belgeyi imzalamaktan kaçınmaz. Bu konuda alınmış bir imzayla, 'milletvekili olunca mavi gömlek giyip bıyıklarınızı keseceksiniz' içerikli bir metnin imzalanması arasında hiçbir fark yoktur. Kişi seçildikten sonra bıyık bıraktığında ne olursa, dokunulmazlıklara ilişkin bir öneri ya da tasarıya 'hayır' oyu verdiğinde de o olur. Herhalde bu durumda Baykal, çok üzülüp kırıldığını söyleyecek. Ya da parti disiplin mekanizması işletilecek ki, bunun için belge imzalanmasına gerek yok.
Sonuç olarak, seçimde propaganda aracı olarak kullanılan bu taahhütnamenin, seçmeni duygulandırmaktan öte bir işlevi ve anlamı yoktur.

MURAT SEVİNÇ: Dr., Mülkiye