Çılgın proje: Kabataş

Çılgın proje: Kabataş
Çılgın proje: Kabataş
'Tek ilkesi' iktidarda kalmak olan ve bunun için her şeyi ama her şeyi yapabilecek bir güç için önemli olan, gerçeğin kendisi değil, hangi hikâyenin ne işe yarayacağı. Haliyle, Kabataş'ta yapılan tercih de son derece rasyonel
Haber: MURAT SEVİNÇ* / Arşivi

Şart mıdır Kabataş’ta olup bitenler üzerine yazmak? Hayır değil. Kabataş, son aylarda olup bitenleri hipnotize olmuş biçimde izleyen koskoca bir toplumun hafızasında ne kadar yer tutacak? Pek az. Egemen ideoloji her ne ise, anaakım medya onun yakıtıyla çalışır; şu ya da bu ölçüde. Toplum da o ideolojiye meyyaldir, çoğu zaman. Eğer egemen ideoloji büyük ölçüde bir siyasal hareket tarafından temsil edilir haldeyse, medya için haber yapma izninin nereden alınacağı da bellidir. Büyük gazetelerde yer bulabilen bazı aykırı kalemlerin aykırılığı ya da muhalifliği de sınırlara tabidir. Sınır, siyaset hakkında yazan için gazete patronunun alacağı ihale, spor muhabiri için federasyonun sahipleri, bir diğeri için belirsiz ahlaki vs. ölçütlerdir. Dolayısıyla ekmeğini yazarak kazanan anaakım medya mensuplarının, böyle bir sistemde tümüyle bağımsız kalma olasılıkları yok. Ayrıca bağımsızlığın derecesi, kişinin arzuladığı ekmek diliminin büyüklüğüyle de ilgilidir. Nasıl ki, özel üniversitede çalışan akademisyenin bilimsel özgürlüğünün sınırı ‘patronun’ kaygılarıysa, yargıcın bağımsızlığının sınırı HSYK ve Adalet Bakanı’nın keyfiyse…

Rejim otoriterse

Konudan sapmış değilim. Bu sözler, Kabataş’ta olup bitenlerle ilgili. Kabataş’ın ‘gerçek’ bir gündem olabilmesi için, öncelikle söz konusu olayın ‘anlaşılması’ gerekir. Anlamak içinse anlamayı, bilmeyi istemek. Bunun için ‘doğru bilgilendirmek’ bir zorunluluktur. Bilgilendirecek olan medyadır. Medya bu bilgilendirmeyi, kaynakları ölçüsünde yapacaktır. Kaynağa ulaşmak, ‘ulaşılabilir’ olmasıyla mümkündür. Medya, ulaşılabilir olanı değerlendirmek ve doğru ‘aktarmakla’ mükelleftir. Bilgiye ulaşmak, rejimin açıklık/demokratiklik derecesiyle ilişkilidir. Her basamağı otoriter olan bir rejimde haberci, kendisine sunulanla yetinir ve yetindiğini duyurup duyurmamak seçeneği dahi izne tabidir. ‘Sunulanın sınırlılığı’ ve ‘sınırlı sunulanı aktarma izni’, gerçek ile görünen arasındaki alanı belirler. Otoriter bir rejimde (üstelik kapitalizmin hüküm sürdüğü) gerçeği bilmeyi talep eden (ki bu bir haktır) yurttaşın ulaşabildiği gerçek, kendisine tüm bu filtrelemenin sonrasında sunulandır. Haliyle, gerçekle ilgisi yoktur.

Bergman, Trier, Kırmızıgül

Güzelim İstanbul semti ve iskelesi Kabataş’ta ne oldu? İddia şu: Gezi olayları esnasında, AKP ’li bir siyasetçinin çok yakını olan türbanlı bir kadın, güpegündüz, ellerinde deri eldiven olan onlarca üstü çıplak erkeğin saldırısına uğramış. Darp edilmiş. Bebeği bir yerlere savrulmuş ve kıyafetinin üzerine işenmiş. Diyelim ki ortada hiçbir görüntü yok. Hatta, varsın ‘gördüm’ diyenler olsun. Üç kuruşluk düşünme yeteneği olan bir insanın böyle bir hikâyeyi ciddiye alması ancak şu durumda olanaklı: Bir gün için, sizi zifiri karanlık bir odaya kapatır; sırasıyla Bergman, Trier, Haneke, Mahsun Kırmızıgül filmlerini ‘zorla’ seyrettirip yatmadan önce bir de porno yuttururlarsa, belki. Ancak, yine de belki! Çünkü bu ruh haliyle dahi, gece üzerinizin açık kalması gerekir. Böyle bir saçmalığa, ‘saçmalık’ demek için görüntüye gereksinim var mı? Uygar bir ülkede, böylesi akıl almaz bir fantezinin bırakın siyasi gündem olmasını, kötü espri olmak dışında konuşulması mümkün mü? İddia sahibini de, ciddiye alanları da kliniğe yatırır, tababete emanet ederler. Bunun ciddiye alınmasıyla, örneğin “üstü çıplak, başları sarıklı ve şalvarlı, parmak arası terlikli onlarca çember sakallı, Kızılay otobüs durağındaki başı açık kadına saldırıp üzerine buzlu viski dökerek darp etti” gibi bir deli saçmasının ciddiye alınması arasındaki fark nedir? Aksinin kanıtı için kamera görüntüsüne gerek var mı?

Yalanın miadı

Peki, söz konusu zırvayı gündemde tutmaya çalışmak, eksik bilgi ya da şuursuzluk belirtisi mi? Asla ve asla. Aksine, son derece şuurlu, rasyonel tercih ve yönlendirme söz konusu. İşte rejimin şeffaflaşması bu nedenle önemli. Türkiye gibi, demokrasi ilkesiyle uzak yakın ilgisi olmayan perişan bir ülkede, doğal olarak bağımlı medya, kendisi için çizilmiş sınırlar içinde ‘yalın gerçek’ ile ilgisi olmayan bilgiyi aktarırken, rejimin kapalılığından yararlanan siyasetçi ve yardakçısı en akıl dışı olanı dahi fütursuzca kullanabilir. Ve bu, son derece olağandır. Halihazırdaki koşullarda, aksi mümkün değil. Görüntüleri aylarca saklayanlar, ortaya çıkarırken nasıl ki halkı bilgilendirmek amacını taşımıyorsa, o berbat hikâyeyi aylardır arsızca kullanan siyasetçi ve yazar-çizer de, hiç kuşkusuz ne yaptıklarının bilincindeydi. Nitekim Başyüce, görüntüleri umursamaksızın, varsayılan olaydan günler sonra alınmış ve birkaç morluk tespit eden hekim raporunu kullanmaya başladı bile; hiç vakit kaybetmeden. Çünkü neyin gerçek olduğunun hiçbir önemi yok. ‘Tek ilkesi’ iktidarda kalmak olan ve bunun için her şeyi ama her şeyi yapabilecek bir güç için önemli olan gerçeğin kendisi değil, hangi hikâyenin ne işe yarayacağı. Haliyle, yapılan tercih son derece rasyonel. Bu nedenle, ‘nihayet görüntüler/gerçek ortaya çıktı’ ifadeleri, Kabataş fantezisi kadar mide bulandırıcı. Aynen, bu zavallı ülkenin kimi pespaye münevverinin, ‘Hay Allah, demek ki yolsuzluk varmış’ derkenki hali kadar mide bulandırıcı. Az gelişmiş ülke münevveri, şeffaf olmayan bir rejimde, devasa kentsel dönüşüm projesinin ve süratli zenginleşmelerin ‘tertemiz’ olabileceğini düşündüğünü ve kandırıldığını, nohut kadar beyni olan hiç kimseye yutturamaz.

Gerçek önemlidir

Yalnızca şu örnek dahi yeter: Eğer okulların kapatılması gündeme gelmeseydi, bugün savcılar kahraman, cezaevindeki herkes suçlu, HSYK ideal, polis haklı ve AKP’liler tertemizdi. Ancak, olamıyor işte. Kapalı rejimlerde dahi, her yalanın miadı var.
Tanımlı bir özgürlük ve demokrasi bu yüzden gerekli. Lafı döndürüp dolaştırıp ‘anadilde eğitime’ getirdiğimi düşünenler oluyor. Anlatması pek güç belli ki. Yurttaş özgür olmazsa, insan gibi yaşamazsa, insan gibi yaşamaktan anladığını yaşayamazsa, ne eşitlik olur ne de fırınlarda sağlıklı ekmek satılır. İçilen su, tükettiğimiz ekmek dahi demokrasi ve özgürlük mücadelesinin düzeyiyle ilgilidir. Bu nedenle, ‘gerçek’ önemlidir. ‘Bilmek’ değerlidir. Kabataş saçmalıkları, yanlış anlamaların ve eksik bilginin sonucu değil, rasyonel tercihlerin armağanıdır bizlere. Siz bakmayın ar damarı çoktan çatlamış kimi yazar çizere, muhteris siyasetçilere. Nazilerin Weimar anayasal sistemini tümüyle alaşağı etmesi, 1933’teki Reichstag (parlamento) yangını ardından gerçekleşti. 20’li yaşların başındaki Hollandalı komünist Lubbe’nin çıkardığı ‘söylenen’ ve ‘inanılan’ o meşhur yangının.
Zorunlu not: Cumhurbaşkanı’nın onayladığı sansür yasasına dair yaptığı akıl almaz açıklama, makamının anayasal konumu ve güçler ayrılığı ilkesi konusunda hiçbir fikri olmadığını gösteriyor. Açıklama, tarihimizin büyük skandallarından biri olarak anılacaktır. Belli ki kendisi, yasaları hükümetin çıkardığını zannederken, geri gönderme başta olmak üzere, yetkilerinden habersiz. Söz konusu ifadelerin ardından, kanımca Türkiye Cumhuriyeti’nin ‘ulusu temsil etme’ niteliğine sahip bir devlet başkanı bulunmuyor. Bu, siyasal değil, tümüyle hukuksal/anayasal bir tepkidir.

* Ankara Üni., SBF