Cinayet

1998 yılında Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu'nda tanıştığım Rwanda'lı bir aktivist kadın, birlikte çalıştığı kadınlardan birinin kız kardeşine ait gerçek bir yaşam öyküsü anlatmıştı.
Haber: LEYLA PERVİZAT / Arşivi

1998 yılında Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu'nda tanıştığım Rwanda'lı bir aktivist kadın, birlikte çalıştığı kadınlardan birinin kız kardeşine ait gerçek bir yaşam öyküsü anlatmıştı.
Tutsi ve Hutular arasında 1994 yılında olan soykırımda genç bir anne, süregelen şiddetten korunmak için yeni doğmuş bebeğiyle uzun süre ormanda saklanır. Yemek bulmak için saklandığı yerden çıkınca bir grup asker tarafından yakalanarak köy meydanına getirilir. Köy meydanında çırılçıplak soyularak onlarca asker tarafından herkesin gözü önünde tecavüze uğrar. Köyde bulunan bazı kadınlar da meydanın ortasında genç anneye tecavüz edilirken alkış tutmaktadırlar. Tecavüzden sıkılan askerler kadını bir kenara itip daire şeklinde dizilirler ve şarkılar söyleyip gülerek 'bıçakla yakalama oyununa' girişirler. Bebeği havaya fırlatarak havada silahlarının ucunda bulunan bıçakla en çabuk yakalayan asker en hızlı ve en çevik olandır. Bıçağın süngüsüne saplanan bebek ölür. Kadın'da kaçarak kız kardeşinin evine sığınır. Başına gelenleri anlattıktan sonra genç anne de ölür.
İşin ilginci bu olaydaki genç annenin hangi etnik gruba ait olduğunu hatırlamıyorum. Bir sosyal bilimci olarak çok da fazla bir önemi olup olmadığından bile artık pek emin değilim. Yukarıdaki hikâye şiddet üzerine çalışmalar yapan araştırmacıların çok aşina olduğu bir şey. Gerçi isimler ve yerler değişiyor ama zulümler ve cinayetler hep aynı kalıyor. Milliyetçilik/militarizm/kadın/toplumsal cinsiyet bağlamında çalışmalar yapan akademisyenler bu konulara dikkat çekip bu tür olayların hangi koşullarda ve nasıl olduğuna dair bize pek çok şey öğrettiler. Örneğin, eski Yugoslavya'da gerçekleşenler tecavüzün savaş ortamında nasıl silah olarak kullanıldığını bir kez daha bize anlatmakla kalmadı. Aynı zamanda tecavüzün savaşta bir silah aracı olduğu, uluslararası hukukta da yerini buldu.
Niye?
Ama tüm bu çalışmaların kendisi veya sonucu 'niye' sorusunu yanıtlamaz. Tüm bu doktora tezleri, binlerce sayfaları bulan araştırmalar ve çalışmalar niye sorusunun cevabını vermek konusunda acizdir. Hatta çoğunlukla niye sorusunu sormaz bile. Gerçi toplumsal cinsiyet temelli bakış açıları sorunun cevabına diğerlerinden çok daha yakındır. Ama yine de elimizdeki bize yetmez. Yapılması gereken niye sorusunun cevabını aramaktır. Bunun da yeri ilk anda psikoloji disiplini gibi görünür. Ama orada da cevap yoktur. (En azından orada bu soruyu sormaya cesaret edenler bulunur.) Antropolog Nadia Taher'in deyişiyle, ne Lacan ne Jung bizim bu sorumuza cevap vermez ya da veremez.
Eski Hint felsefesi, Budizm ve benzeri kadim öğretiler öldürmeye, zulme ve hatta intihara gülerek hafifçe de alaylı bir şekilde bakarlar. Onlara göre karma vardır. Ya şimdi ya sonra eziyet ettiklerinizle ve eziyetinizle yüzleşirsiniz. Zaman kavramı burada çok görecelidir. Bu da pek çok şeye ışık tutar. Ama yine de niye sorusunun cevabı açıkta kalır.
Öte yandan, yabancılaşma, ötekileştirmeyle ve toplumsal cinsiyet bakış açısıyla ilgili son on yılda yapılan sosyal bilimlerdeki çalışmalar da pek çok açıdan bize ışık tutuyor. Yani bizi niye sorusunun cevabına biraz daha yaklaştırıyor. Ama eninde sonunda geldiğimiz nokta bilincin değişmesi gerektiğidir. İşte bu noktada 'eğer canını acıttığınız kişinin siz olduğunu anlarsanız yine de acıtır mısınız' sorusuyla karşılarsınız. Yerleşik akademik kalıplardan çıkıp pek çok soruyu sormaya başlarsınız. Bu noktadan sonra sorduklarınız ya da sormaya cesaret ettiklerimizin bizi rahatlatacağı değil tam tersine düşündüreceği kesin. Ama en önemlisi başınızın 'bilinen' ve 'bilinmeyen' tüm oluşumlar ile derde gireceği.

LEYLA PERVİZAT: Feminist araştırmacı ve kadının insan hakları savunucusu