Cinayeti gördüm

Cinayeti gördüm
Cinayeti gördüm

MirazBezar?ın yönettiği ?Min Dît?, Diyarbakır sokaklarına ve özellikle çocuklarına odaklanıyor.

Hikâyesiyle içimize oturan 'Min Dît'i bir çift göz gibi yüzümüze yerleştirdiğimiz vakit, eğer kalbimiz katılaşmamışsa, sokağa ve savaşa başka türlü bakmaya başlıyoruz
Haber: NERMİN YILDIRIM / Arşivi

Türkiye Kürtlerinin ilk Kürtçe politik filmi Min Dît/Ben Gördüm, anne babası Diyarbakır- Batman yolunda, JİTEM subaylarınca öldürülen 10 yaşındaki Gülistan (Şenay Orak) ve kardeşi Fırat’ın (Muhammed Al) hikâyesini anlatıyor. Gözlerinin önünde katledilen ailelerinden geriye annelerinin kendi sesiyle kaydettiği bir masal kasetinden başka hiçbir şey kalmayan iki kardeş, kendilerine sahip çıkacak kimse olmayınca kirasını ödeyemedikleri evden çıkarılıyorlar. Bu sayede biz de Diyarbakır’ı, sokaklarında yaşamaya başlayan iki kardeşin gözünden izliyoruz.
Çocuklarını geçindirebilmek için, bilinenlerin usulca sessizliklere kurban edildiği o sokaklarda bedenlerini satmaya mecbur kalan kadınlarla, mendil satarak yaşayacak parayı denkleştiremediklerinden kendilerini suç örgütlerinin içinde bulan çocukları benzer kılan derin çaresizliğin izini sürerken, sokağa ve suça dair ezberimiz bozuluveriyor. Sokaklarda her gün karşımıza çıkan çocukların, öyle değillermiş gibi davransak bile, aslında çocuk, sadece çocuk olduğunu hatırlıyoruz. Aksayan yerlerine rağmen, anlattığı hikâyeyle içimize oturan Min Dît’i bir çift göz gibi yüzümüze yerleştirdiğimiz vakit, eğer kalbimiz hepten soğuyup katılaşmamışsa, sokağa ve savaşa başka türlü bakmaya başlıyoruz. 

Sokaklar ve çocuklar
Miraz Bezar’ın yönettiği filmin senaryosu, Bezar ve geçtiğimiz haftalarda kaybettiğimiz gazeteci-yazar Evrim Alataş tarafından yazıldı. Çatışma döneminde “bölge”de yaşananları konu alan bir film yapmak isteyen Bezar, dört yıl evvel Diyarbakır sokaklarında 10 çocuğun öldürüldüğü olaylara tanık olunca, filminin hikâyesini çocukların gözünden anlatmaya karar vermiş. Diyarbakır’a gidip sokaklarında gezenler, orayı anlatacak bir hikâyenin içinde, kentteki ya da dağdaki büyüklerden ziyade sokaklardaki çocukların olması gerektiğini bilir. Onlar taş atan çocuklardır, mendil satan çocuklardır, cezaevlerine gönderilen çocuklardır. Çocuk olduklarını anlayamadan büyümeye mahkum olan minyatür adamlardır onlar. İlk ziyaretlerinde ürker yabancılar bu çocuklardan, en çok da onların esmer yüzlerindeki koca gözlü bakışlardan. Hele bir bayram sabahıysa, ellerinde oyuncak silahlarla daracık caddeleri turlayışlarından, çatapatlarından, kızkaçıranlarından, dünle yarın arasında tedirgin bir hayalet namzeti gibi duruşlarından... Min Dît, işte o çocukların gözleriyle bakmaya davet ediyor bizi dünyaya, Diyarbakır sokaklarına. Savaşla yoğrulmuş bir coğrafyanın öksüz kalbine, ta içine...

Katili tanımak
O çocukların dünyasında masallar bile köylülerin canına kasteden kana susamış kurtlardan bahsetmektedir. Kurdu öldürmek yerine, boynuna bir zil takarak kurbanlarını gelişinden haberdar etmeyi tercih eder masalcı çocuklar. Direnmek ve adalet aramak ancak katili tanımakla mümkündür çünkü. Tanımak ve haykırmakla: Katil budur!
Ne var ki büyüklerin dünyasında kurtlar da katiller de bilinir çoğu zaman. Ve asıl çaresizlik, asıl adaletsizlik de burada başlar zaten. Katili bilip de bir şey yapamamak, parmağınızla gösterip “Katil bu!” diye haykırsanız bile onun hâlâ elini kolunu sallayarak, yüzündeki pis sırıtışı muhafaza edip tükürür gibi yüzünüze bakarak gezdiğini görmek büker belinizi en çok.

“Bölücü” film
Min Dît gösterime girdikten sonra milliyetçi cenah, filmi provokatif olmakla itham etti. “Bu Kürtlerin” kendileri de, filmleri de, söylemleri de her şeyleri bölücüydü onlara göre! Bir halkın on yıllardır yaşadıklarının sadece 102 dakikasını, hem de ajitasyona filan hiç girmeden, mümkün olduğunca naif bir biçimde beyazperdeye taşımak bile hemencecik ikiye bölmeye yetiyordu bu memleketi. Oysa 90’lı yıllarda gazeteler Diyarbakır ve çevresinden gelen faili meçhul cinayetlerin haberleriyle dolup taşıyordu. Sadece dağlarda değil, şehirlerde, yollarda, evlerinde sivrisinekler gibi öldürülüyordu insanlar.
Öldürülüp çukurlara atılmış, yakılmış, kurşunlanmış bedenler bir kenara not düşülen rakamlardan ibaret değildi üstelik. O bedenlerin her birinin birer ismi, hayatı, yakınları vardı. Pek çoğunun kimsesiz kalmış kardeşleri, çocukları bir de... Ve onların gördüklerini görmüş olmanın dehşetiyle kocaman açılmış, soru soran, cevap arayan gözleri... Bütün bunları garipsemeyip teferruat sayanlar, hatıranın perdesinde gördüklerinden incinmekten mi tedirgin oldular şimdi?

Spas Evrim*
Diyarbakır gibi politik bir şehirde bu çocukların yalnız kalamayacağını söyleyerek filmi eleştirenlere, “Demem o ki çözülmüş bir ‘mutlu son’ yok. Kimseler gelip o çocukları ‘Gel yavrum, senin annenle baban birer militandı, artık benim şefkatli kollarıma emanetsin’ demiyor. Ama biz ne yapalım, gerçek bir hayat hikâyesinden esinlendiğimizi kimseye anlatamıyoruz” demişti Evrim Alataş Taraf gazetesindeki son yazısında. Ömürlerimiz mutlu bir son görmeye yetecek mi bilinmez ama en azından hikâyeleri saklı kaldıkları karanlık çekmecelerden çıkarıyoruz artık birer birer. Giderayak anlattıklarını can kulağıyla dinledik, keşke seni daha çok dinleyebilseydik Evrim. Keşke anlatacak çok daha uzun yılların olabilseydi. Senin gibi cesur, yürekli insanlar yazacak bütün mutlu sonları çünkü. Gördük Evrim, anlattığın hikâyeyi, hikâyeleri ta içimizde duyduk. Spas Evrim, spas Fîncan Xanim.
* Teşekkürler Evrim


    ETİKETLER:

    Batman