Çok az kaldı

Türkiye'de seçim başarıları neredeyse yok hükmünde olan solun, toplumsal bir başarısı var mı? İşçi sınıfının içinde kök salabilmiş, özerk bir sınıf kültürü yaratacak kurumsallaşmayı başarabilmiş mi?
Haber: FERDAN ERGUT / Arşivi

Türkiye’de solun önemli bir kesiminin, kendisini kuşatan gerçeklikle ilişkisinin oldukça zedelenmiş olduğunu ve bunun temelinde de, yaşanan ve kurgulanan tarih arasındaki makasın yattığını düşünüyorum. Yazıda bir solcu “tip”inden söz edeceğim. Günümüz solcusunun, çevresini algılayışında belirleyici olan etkeni ortaya koyma çabasıyla olumsuzlukları öne çıkarttığım zihinsel bir kurgu bu. Her tipleştirme gibi elbette bu “tip”in de gerçek hayatta birebir karşılığı yok. (Dahası, Türkiye’nin yakın geleceğinde solun gerçekleştireceğinden hiç şüphe etmediğim birçok başarı da, tam da bu yazıda çizilen “tip”e hiç uymayan örgütlü ya da örgütsüz birçok solcunun imzası olacak).
Önce bir tespit: Dünyada, “solun somut başarı gösterdiği ülkeler”in listesi yapılsa, Türkiye solu bu listede yer almazdı. Kabullenmemiz gereken sevimsiz gerçek şu: Türkiye solunun tarihinde kayda değer bir başarı yok. Bu tarih, gerçek bir kahramanlıklar ve direnişlerin tarihidir, başarının değil.
TİP 1965 yılında aldığı yüzde 3 oyla 15 milletvekilini meclise sokmayı başarmıştı. Bu başarısını 1969’da tekrar etmiş fakat seçim sisteminde yapılan değişiklik nedeniyle ancak 3 milletvekilliği kazanabilmişti. Sonra? Sonrası yok! Koskoca bir 40 yıl ve tek bir sosyalist milletvekili Meclise giremiyor. 2007’de Ufuk Uras giriyor ve sonrasında ne olduğunu biliyoruz. Olanların niye olduğu ise bu yazının derdiyle doğrudan ilgili... Ama ondan önce başarısızlıklara biraz daha devam edelim: Genel seçimlerde başarısız olan sol, güçlerini yerellerde tahkim edip tarihte iz bırakan yerel bir başarı kazanabilmiş mi? Bir iki önemli istisna dışında yine hayır!
Peki, seçim başarıları neredeyse yok hükmünde olan solun, toplumsal bir başarısı var mı? İşçi sınıfının içinde kök salabilmiş, orada özerk bir sınıf kültürü yaratacak kurumsallaşmayı başarabilmiş mi? Yakın dönemin en kitlesel eylemi 1991’deki maden işçilerinin Ankara yürüyüşü, 15-16 Haziran eylemlerinden ancak 40 yıl sonra gelebildi. Fakat, i) sosyalistlerin değil, işçilerin karizmatik başkanlarının söz sahibi olduğu bir eylemdi ve ii) 40 yıl öncesinin başarısı tekrar edilememişti. (Bu satırların yazıldığı sırada devam eden Tekel işçilerinin mücadelesi şimdiden tarihimizde önemli bir yer edindi.) Bu sınırlı başarı tarihine iki üç kalem daha eklenebilse de resim değişmeyecektir. Ayrıca, ekleyeceklerimizin ne kadarı gerçek bir başarıdır, ne kadarı kendi örgütümüzün “resmi tarih”indeki sanal bir başarıdır, düşünelim derim.
Tarihin kimlik yaratmaya/konsolide etmeye dönük işlevi, doğru bilgiyi üretmenin önünde engeldir. Bunun en kristalize halini milliyetçi tarihçilikte görmek mümkün. Tarihin suistimaline dayalı bu tarihçilikte “bizimkilerin” yenilgilerine ve yaptıkları haksızlıklara yer yoktur. Milliyetçi tarihçiliğin “biz”i daima mağdurdur. Üstelik bu tarihçilik mağduriyetten, olgunluk değil, sadece saldırganlık üretir.
Peki, Türkiye solu kendi tarihine nasıl bakıyor? Yenilgilerin kahredici ağırlığıyla malul bir geçmişe sahip solun yazdığı tarih, nasıl bir solcu tipi üretiyor? Buradaki belirleyici unsurun “yenilgicilik” olduğunu düşünüyorum. Tarihinde önemli bir başarısı olmamış, eskide kalmış başarıları ise şahsen deneyimleyememiş kişi, ayakta kalabilmek için bu tarihi bastıracak, bazen “mahalle baskısı”, bazen de kendi ahlaki duruşu nedeniyle geçmişin içerden bir eleştirisini yapmayacak ve tarihini bir güzelleme anlatısına dönüştürecektir. 

Apolitik ve pastorize bir Marksizm
Yenilgicilik, iki önemli olguyu tetikliyor: Birincisi, yenilgilerden neredeyse haz devşirmeye başlayan bir zihniyet zuhur ediyor. Sosyalizmin çetin ve çok uzun bir mücadele gerektirdiğini sürekli vurgulayarak içinde bulunduğu durumu “açıklayan” bu zihniyetin muhtemel bir başarıyı hazmedebilmesi de kolay olmuyor. Örneğin Ufuk Uras milletvekili seçildiyse, bunun solla bir ilgisi olamaz. Başarının tek nedeni, Kürt hareketiyle girilen ittifakta aranmalıdır. (Elbette çok eksikli bir tespit ama doğru olsaydı bile, bunun bir günah olarak sunulmasındaki garabeti anlamak mümkün mü?) Başarıyı gözeten bir siyasetin bu solda karşılığı yok. Üstelik, böylesi bir siyasal pratik, sürekli “ruhunu satma” ile yaftalanıyor. Solun önemli bir bölümü, yenilgilerle dolu tarihinden maalesef bir olgunluk üretemiyor.
Yenilgiciliğin, bundan da vahim ikinci yansımasıyla ise politikadan kaçma şeklinde tezahür ediyor. Ülkenin bütün yakıcı politik sorunları ve saflaşmaları karşısında alınan sinik tavır, “Marksizmin pastorizasyonu” dediğim bir süreci de besliyor. Görünürdeki bütün retorik radikalliğine rağmen kimsenin canını yakmayan pastorize bir Marksizm.
Ne tür bir Marksizmden bahsettiğimi anlatabilmek için bu yazıda geliştirdiğim “tip”i kurumsal bir bağlama yerleştirelim: “Tip”imizin çalıştığı kurumda muhaliflerin ifade özgürlüğü veya tabi oldukları ayrımcılıklar gibi bir dizi sorun olsun. Pastorize Marksistimiz, mağdurlarla dayanışma halinde bu sorunlara müdahale ederek kurumunda “kötü adam” olmanın maliyetinin, ABD’ye karşı çıkmanın maliyetine göre günümüzde daha yüksek olduğunu bildiğinden, dilinden hiç düşürmediği “antiemperyalizm”, “neoliberalizm” türünden “radikalliklerle” namusunu kurtarmakla meşguldür. Varsayalım ki, kurumun bir bileşeni de işçiler ve yönetimin taşeronlaştırma çabalarına direniyorlar. Pastorize Marksistimiz, işçilerin verdiği bu mücadelede onlarla omuz omuza olmak yerine sınıfın “genel kurtuluşu” üzerine kafa yormayı seçiyor. İçinde bulunduğu mikro alanları dönüştürmeye ilişkin hiçbir kaygı taşımayan, pseudo-radikal (ve “büyük”) bir Marksizm...
Ya da diyelim ki, belirli bir sorun alanını dönüştürmek için sivil toplum kuruluşlarıyla birlikte harekete geçiyorsunuz. Pastorize Marksizm devreye giriyor ve bu tip bir mücadelenin aslında “neoliberalizmin/AKP’nin hegemonyasını” güçlendirdiğini söyleyiveriyor. Gramsci’de mücadele dinamiği olan “hegemonya” kavramı, pastorizasyon sürecinin sonucunda Oblamovculuğa evriliyor.
Bu yazı elbette bu karamsarlıkla bitmeyecek. Neyse ki, yepyeni ve bütün ezberleri esas şimdi bozmuş bir sol parti ufukta göründü. Bu sol parti, pastorize Marksizmin verdiği entelektüel tatmini vermeyebilir. Fakat, sahih ve mücadeleci bir parti olacaktır. Emekçilerin, özgürlükçü sosyalistlerin, sosyal demokratların, etnik/dinsel/kültürel kimlikleri nedeniyle mağduriyet yaşayan bütün öznelerin biraraya gelerek kendi sözlerini rahatça söyleyebilecekleri ve hep birlikte mücadele edecekleri bir parti. Gerçeğin tekelini elinde tutmayan, sivil toplumdan öğrenen, halka yapamayacağı hiçbir  vaadde bulunmayan, başarıdan korkmayan ve iktidarı hedefleyen bir parti. Az kaldı.. 

FERDAN ERGUT: ODTÜ, Tarih Bölümü, Öğretim Üyesi