Çok kültürlülük iflas mı etti?

Çok kültürlülük iflas mı etti?
Çok kültürlülük iflas mı etti?
Ermeniler, Rumlar ve Süryaniler Müslüman komşularıyla yan yana, asırlar boyu beraber yaşadılar. Ama bir türlü gerçek dost olamadılar. Hep birbirlerine yabancı kaldılar
Haber: YASİN CEYLAN / Arşivi

İngiltere Başbakanı David Cameron, 5 Şubat 2011 günü Münih’te, “güvenlik” konulu bir konferansta konuşma yaptı. Bu konuşmada devletçe yürütülen çok kültürlülük politikasının başarısızlıkla neticelendiğini, her türlü aşırılığın ve özellikle İslami fanatizmin önüne geçmek için, Müslüman derneklerinin kamu bütçesinden yararlanmaması, İslamcı propagandanın üniversitelere ve hapishanelere ulaşmaması gerektiğini söyledi. Ayrıca “Çok Kültürlülük Devlet Doktrini”nin, farklı kültürlerin birbirinden kopuk hayatlar yaşamasını cesaretlendirdiğini ifade etti. David Cameron, farklı kültür ve dinlerin sebep olduğu aşırılık ve anarşizme, ancak güçlendirilmiş bir “ulusal kimlik”in çare olabileceğini iddia etti. Bu ve buna benzer yaklaşımlar, Fransa, Almanya ve Danimarka gibi ülkelerin devlet ricali tarafından da dile getirildi.
Avrupa ’da yaşayan, etnik ve dinsel aidiyet bakımından farklı grupların ve özellikle Müslüman azınlıkların, aralarında yaşadıkları yerli halkla uyum sağlamadığı, entegre olmak yerine, gettolarda kendi kültürlerini yaşamaya devam ettikleri bir vakıadır. Bu durumun aşırılıklara, anarşizme ve toplumsal bölünmelere yol açtığı da doğru. Ancak, bu duruma yerel kültürün, başka bir deyişle, ulus-devlet kimliğinin, daha da güçlendirilmiş haliyle, çare olarak ileri sürülmesi, büyük bir yanlış. Çünkü sorunun özünde, ulusal kültürler arasındaki geçirmezlik prensibi mevcut. Ulusal kimliğin kuvvetlendirilmesi, bu geçirmezliği teyit edecek, sorun büsbütün çözümsüz kalacaktır. 

Üst kültür
Çok kültürlülük yaşam projesi, farklı kültür ve inançtaki insanların bir sahaya bırakılıp kendi kendilerine birlikte yaşamayı öğrenmeleri gibi, pasif bir toplumsal yaşam modeli değildir. Farklı aidiyetlere mensup insanların, yeni, daha üst seviyedeki bir aidiyet yaratılmadan ve onları bu aidiyete bağlamadan, bir arada, barış içinde yaşamaları mümkün değildir. Farklı kültürlerin aynı zemin ve zamanda mevcudiyetlerinin meşruiyeti ve meriyeti, bu kültürlerin hepsinin iştirak edebileceği etkin bir dünya görüşünün egemen olmasıyla mümkündür. Bu üst kültür, “evrensel din” mahiyetindedir. İçinde bulunduğumuz asrın filozofları, entelektüelleri, teorisyen ve aktivistleri, böyle “dinlerin dini” ve “kültürlerin kültürü” olacak bir insanlık projesini geliştirmezlerse, insanlar kendi yerel din ve kültürlerinden kopmayacaklar, karşılıklı düşmanlıklar devam edecektir. O zaman Huntington’ın ‘Medeniyetler Çatışması’ tezi de, kaçınılmaz bir gerçeklik kazanır. İnsanları, Ortaçağ modeli, inanç bazında birbirinden ayıran dinler ile ırk ve dil birliğine dayanan çağımızın yeni dini ulusalcılık, nasıl büyük çabalarla ikna ve inşa edilmişse, insanları bu aidiyetlerinden koparıp daha üst bir insanlık aidiyetine sokmak da, büyük çaba ve enerji gerektirir. Belli dogmalarla yaşamaya alışkın kitleler, durup dururken dogmalarından vazgeçmezler, ta ki onları vazgeçirten güçlü ve donanımlı bir irade olsun. 

Osmanlı
Pasif farklı inanç birlikteliğine örnek olarak, Osmanlı yönetiminde, yüzyıllarca birlikte yaşayan Müslümanlar ile gayrimüslimleri gösterebiliriz. Ermeniler, Rumlar ve Süryaniler Müslüman komşularıyla yan yana, asırlar boyu beraber yaşadılar. Ama bir türlü gerçek dost olamadılar. Hep birbirlerine yabancı kaldılar. Bu, sabit dogmalara dayanan pasif beraberlik, bir kıvılcımla kanlı bir düşmanlığa dönüştü, yılların komşuluğu, derin nefreti ve katliamı engelleyemedi. Bu değişik din ve kültürleri, daha üst seviyede birleştiren, daha derin ve kapsamlı bir dünya görüşü ihdas edilmediği için, insanlar birbirine yabancı ve düşman kaldılar.
Kültürler korunsun, kaybolmasın demek, kültürler değişmesin evirilmesin demek değildir. Kültürlerin ve dillerin, antika bir obje gibi, orijinallikleri kutsanmamalıdır. Dinamik kültürler özgürlükçü kültürlerdir. Mensuplarını bir üst kimliğe taşırlar. Ucu kapalı kültürler, mensuplarını tutsak ederler, gelişmesini, yükselmesini engellerler. Zamanımız, geçirgen kültürler zamanıdır. Ahlak normları dışında hiçbir sosyal ve metafizik değer, kalıcı ve değişmez değildir.
David Cameron’ın Müslüman örgütleri kastederek, “Onlar, diğer dinlerdeki kadın ve insanlar için evrensel insan haklarına inanıyorlar mı? Herkesin kanun önünde eşit olduğuna inanıyorlar mı? Demokrasiye ve halkların kendi hükümetlerini seçme hakkına inanıyorlar mı? Onlar, bütünleşmeyi mi yoksa ayırımcılığı mı savunurlar?” (5 Şubat BBC web sitesi) haklı olarak soruyor. Ancak aynı soruları, ayrılıkçı bir örgüt olan English Defence League/ İngiliz Savunma Birliği’ne de yöneltmesi lazım. Farklılıkların nitelikli bir barış içinde yaşamaları için yalnız Müslüman’ın değişmesi yetmez. İngiliz’in de, Fransız’ın da, Alman’ın da değişmesi lazım. Son on yıl içerisinde Batı dünyasında gittikçe güçlenen İslamofobi’nin hangi insani gerekçesi olabilir? Bir buçuk milyar nüfusa sahip İslam dünyasına şüphe ve çekinceyle bakan bir görüş, sağlıklı olabilir mi? Böyle bir ulusal (güçlendirilmiş ulusal kimlik) görüşü “çok kültürlülük çöktü” deyip çare olarak sunmak, ne derece doğru?
Cameron konuşmasında “pasif tolerans”tan da şikâyetçi. Buradaki kastı, aşırılıklara karşı İngiliz halkının vurdumduymazlığı. “Pasif tolerans” başka bir yönden de eleştirilebilir. O da, bireyin onaylamadığı bir söz veya eylemi, bir ağabey edasıyla, üst perdeden bakıp tahammül etmesidir. Böyle bir bakış, çok kültürlülüğü yaşayan bir toplum için gerekli olan bir hoşgörü türü değildir. Aşırılığa ve suça bulaşmayan kültür farklılığına, gerekli olan uygar tavır, zihinsel (cognitive) işlevden geçen tavırdır. Zihinsel değişim, bireyin, ötekinin değer ve yargılarını anlaması, empati yapması, onun farklı düşünce ve eylemlerine gönülden razı olmasıdır. Farklı bir yaşam sürmesini, ona bir hak olarak tanımasıdır. Ancak, yukarıda da belirttiğimiz gibi, bu nitelikli toleransın asıl meşruiyet zemini, tüm kültürlerin ortak olduğu üst kültür veya üst kimliktir. Kültürler üstü olan bu dünya görüşü gerçekleşmediği sürece, her türlü hoşgörü ve tolerans, yüzeysel ve illetlidir. Farklı kültürlerin barış ve özgürlük içerisindeki icraatlarının nihai hedefi, bu farklılıkların ilânihaye devam etmesi değil, evrilip evrensel bir kimliğe doğru yol almasıdır.
Böyle bir evrensel kimlik, son 30 yıldan beri, dünya uluslarını etkilemekte olan küreselleşme akımının da bir gereğidir. Çünkü mevcut tüm kültürler, ulaşım, iletişim, ticaret, teknoloji ve bilimsel bilgi yönlerinden birbirlerine yaklaşmışlardır. Ancak, çeşitli vesilelerle yan yana gelen insanların bedenleri, henüz ruhen bir araya gelmiş değil. Bu bedenlerin ruhlarını da bir araya getirecek bir “arkitektonik teori”, çağdaş filozofların temel görevidir. 

YASİN CEYLAN:Prof. Dr., ODTÜ, Felsefe