Çotanak ve 'esmer' eller...

O çatık kaşlı, sisli halleriyle yorgun, mahmur ve dalgın görünen Karadeniz sabahlarında çocuk cıvıltıları ile uyanmak hoş. Pekala tüm sabahlar dingindir ya, Karadeniz sabahları...
Haber: ONUR GÜLBUDAK / Arşivi

O çatık kaşlı, sisli halleriyle yorgun, mahmur ve dalgın görünen Karadeniz sabahlarında çocuk cıvıltıları ile uyanmak hoş. Pekala tüm sabahlar dingindir ya, Karadeniz sabahları, "her an sağanak kıvamla ortalığın altını üstüne getirebilirim" türünden tehditkâr bulutları ile, sis altında birbirine daha bir uzak görünen dağınık evleriyle daha bir gergin ve bir stresi hazmetmeye çalışır gibi sessizdir.
İşte saat daha 07.00'yi göstermeden, bir Karadeniz sabahına uyanıp da, ip atlayan, koşturan, şakalaşan çocuk sesleri işitmek pek pek hoş o yüzden... Evleri birbirine pek uzak olan köyün yerli çocuklarının böyle gürültü patırtı yaptığı, yaramazlık eyleyip, öyle sabahın netameliliği ile dalga geçtiği pek olmaz. Öyle ki, güneş daha sabaha ve bulutlara külhanbeyliğini göstermeden cıvıldamaya başlayan bu çocuklar, köylerimizdeki Kürt çocuklarıdır... Köylerimize Kürt çocuklar geldi de, harmanlarımıza, sabahlarımıza canlılık geldi. Kasvet ikliminden ve o tehdit atmosferinden mürekkep bu sabah sendromu ile arası iyi olmayan ben gibi Karadenizliler için Kürt çocukları ile gelen bu hareketlilik, sevimli bir tebessüme neden oluyor elbet. Ne var ki pastoral romantizm de bir yere kadar...
Kaçak çay kadar buruk...
Kürt işçiler bizim Rize çayımızı içmiyorlar. Hatta ağızlarına bile koymuyorlar. Beraberlerinde taşıdıkları damak sarsan o sert ve buruk kaçak çayını ise yudum yudum deviriyorlar. Bunu, sert, hazin ve buruk yaşamları ile ilişkilendirmek hiç de fantastik değil aslında. Köy yollarımıza kurulmuş çadırkentlere göz ucuyla bakmak dahi bir "burukluk" diyalektiği yakalamak için pekala yeterli zira.
Mevsimlik işçi olarak bölgeye gelen Kürtlerin ahvali üzerine hemen her sene muhakkak yazılıp çiziliyor. Koşar adımlığı sebebiyle her ne kadar hakkaniyetini yitirse de, geçen sene bu vakitler Ayşe Hür, geçen hafta da Yıldırım Türker, sağolsunlar bu hazin sosyal semptomu bu sayfalarda da ziyadesiyle anlattılar. Ne var ki bu denli belirgin bir kitle travmasının, yıllar yılı tespitlerin ve dikkat çekmelerin ötesinde, çözüm hedefli bir tartışma sahasına sokulamayışının da bir basiretsizlik olduğunu kabullenmek gerek.
Kuşkusuz bu basiretsizliğin bir ucu Karadeniz sol dinamiklerine, diğer ucu Kürt siyasal hareketine çıkıyor.
Yoksullar arası çarpık sosyalite...
Yoksullar yoksulu ve alabildiğine mağdur bir grupla, her ne kadar bu yoksullukla mukayese edilemeyecek olsa da, esasen pekâlâ yoksul ve mağdur olan başka bir grup arasında gelişen çarpık sosyal pratik, yani, yoksul ve mağdur olanın, diğer yoksulun insan emeği üzerinde geliştirdiği "psikolojik" emek mülkiyetçiliği hevesi, sosyal-sınıfsal bir patoloji olarak her geçen sene derinleşiyor.
Bölge insanının kendini, bu "konar göçerler" (!) karşısında yerleşik, görgülü, muasır, üstün ve trajikomik olarak "zengin" hissetmesi, en az Kürt işçilerin maruz kaldığı şoven şiddet kadar vahimdir. Emekleri hiçe sayılmış, değersizleştirilen ürünü ile köleliğe reva görülmüş bu yoksul fındık üreticilerinin Kürt işçilere kendi köleleriymiş gibi davranma eğiliminde olmaları, en ağırından bir sosyal meseledir aslında. Köy dolmuşundaki bir sohbette 1,500 kg ürünü olan yoksul bir fındık üreticisinin, Kürt işçileri 13 saat çalıştırıyor olmasını marifet sayıp övünmesi, yoksulluktan kıvranan ve mağduriyeti iyi tanıyan fındık üreticilerini aslında çokça rahatsız etmelidir.
Karadeniz insanları bölgenin o sisli havasını, özellikle 4-5 yıldır gerçekliğimiz olan Kürt işçilerle sağlıklı, adil bir sosyal algıyla paylaşma konusunda epeyce mesafe katetmeli, kendilerinin de ezilmişlik kovanının en karanlık peteklerinde bulunduklarını unutmamalı, Kürt işçilerle aralarında aşılmaz-baki bir kategorik fark olduğu motivasyonuna dayanan bu suni algının gerçekdışılığı ile yüzleşmelidir. Öyle ki, sahip oldukları küçük mülkiyetin kurtarıcı olmadığını, her an emek yoğun bir ekonomik sahaya iştirak edebileceklerini, maliyetinin yarısına düşen ürün fiyatıyla geçen sene düştükleri halden anlamış olmalılar.
Bir yanda küçük mülkiyetçiliğin psiko-sosyalitesi ile hareket eden, diğer yandan ürün fiyatı üzerinde söz sahibi olamamanın neden olduğu mağduriyeti, daha mağdur olanın üzerine yıkma eğiliminde olan bölge insanı üzerinde yapılacak bir sosyal çalışma bu temel üzerine kurulmalıdır.
Söz sahibi olmak
Ne var ki, asıl önemli olan, durumu utanç tablosu halinden çıkaracak uzun erimli çözümler üzerine akıl yürütebilmektir. Zira bu, bir sonuç olarak bölge halkının algısındaki sosyolojik problemin de önemli oranda aşılmasını beraberinde getirecektir. Öncelikle, mevsimlik işçilerin çalışma-yaşam şartları ve ücret belirleme konularında söz sahibi olmalarının somut zemini yaratılmalıdır. En basitinden, ne kadar süre çalışacağını, ne kadar ücret alacağını bilmeyen, şu halde köle pazarlarına sürülmüş kitleleri andıran bu insanların durumları, söz konusu zeminin yaratılması için yeteri kadar mobilize edici olmalıdır. Elbette bunun için mevsimlik işçilerin geldikleri yerde soyguncu-aracı mekanizmaların iradesi dışında bir örgütlenme pratiği geliştirmeleri gerekiyor. Ne var ki, gerek feodal etkenler, gerekse mevcut yoksunluğun "ekmeği" risk altında bırakan herhangi bir tehlikeye tahammül edemeyecek düzeyde olması itibariyle, bu "zorunlu göç"ün yakın vadede öz örgütlenmeye dayalı bir metotla çözülmesi güç görünüyor. Yine de, söz gelimi, Mevsimlik İşçiler Derneği'nin niteliğinin ve nüfuz alanın geliştirilmesine dönük çabalar, ilgililerin gündemlerinde bulunmalıdır. Bununla birlikte, Karadeniz'de bir takım çözümler aramak üzere Ziraat Odası, Fındık-Sen gibi kurumlar ve sol dinamikler mevsimlik işçilerin "söz söyleme ve belirleme hakkı" için bir alan yaratabilmeliler. Çalışma ve yaşam şartlarını belirli standartlara koşullama ve işçilerin iradelerinin yaşam bulması, çalışmak için bölgeye gelen Kürt işçilerin iç burkan durumlarına yönelik belirgin bir umut olacağı gibi, iki grup arasındaki çarpık sosyolojik ilişkiyi de daha gerçekçi bir çizgiye çekecektir.
Mevsimlik işçilerin kendi emekleri üzerinde söz hakkı olması, bu ağır emek üzerinden dönen rantta sektörel bir mevki edinen aracı adı altındaki soyguncu emek tacirlerinin de etkisizleşmesi anlamına geleceğinden, sorunun çözümü için birçok açıdan belirleyici olacaktır.
Velhasıl, orta vadede işçilerin çalışma-yaşam şartları üzerinde irade belirleyebilmeleri, yakın vadede ise bölgeye gelen Kürt işçilerin sağlıklı ve güvenli ulaşım-barınma koşullarına erişmesinin sağlanması başta bölge solu ve Kürt siyasal hareketi olmak üzere duyarlı herkesin derdi olmalıdır.
Bölge insanı ise, hiç olmadı, göğün art arda çakan şimşeklerle yağmura nazlanmasının ardından çadırda yaşayan "esmer kardeşleri" hakkında endişelenmeli, bu ağır sosyal yaranın bağlamı olmaktan rahatsızlık duymalıdır.

ONUR GÜLBUDAK: Fındık üreticisi, Fatsa

1. Çotanak: Fındığın daldaki yeşil kabuklu hali.