Çözümsüzlük ve demokratik çözüm

Yeryüzünün her yanında ekonomik, dinsel vb. etnik farklılıkların yol açtığı sonuçlar, değişik biçimlerde çıkar çatışmalarına ve kimi zaman silahlı mücadele ve savaşlara kadar varabiliyor, bölgesel ve dünya ölçüsünde çalkantılara neden olabiliyor.
Haber: İHSAN AKSOY / Arşivi

Yeryüzünün her yanında ekonomik, dinsel vb. etnik farklılıkların yol açtığı sonuçlar, değişik biçimlerde çıkar çatışmalarına ve kimi zaman silahlı mücadele ve savaşlara kadar varabiliyor, bölgesel ve dünya ölçüsünde çalkantılara neden olabiliyor. Bu tür çalkantıların gerisinde de, toplumların gelişim sürecinde ortaya çıkan devletlerin gerçekdışı yapılanmalarının payı büyük. Hiç kuşkusuz bunun temelinde "eşitsizlik" ve "adaletsizlik" gibi nedenler yatıyor ve karşıtlıkları sivrilterek ateşliyor. Ne var ki, bir sorun varsa, bunun bir de çözümü olmalı. Öncelikle sorunun belirlenmesi gerekiyor ve ona doğru tanı konulması. Ancak bundan sonra gerçekçi önlemler alınabilir ve uygun koşullar yaratılabilir. Bunun için de önce kararlılık gerekli. Eğer sorunun çözümünde sorun savsaklanır ve kararsızlığa düşülürse, bu kez daha da karmaşık ve yeni problemlere yol açması kaçınılmaz olur.
Eskilerden gelen bir sorun
Kürtler, bölgemizdeki başlıca dört devletin egemenlik sınırlarında yaşayan bir halk. Nüfus olarak en büyük kesimi Türkiye'de yaşıyor. Hak ve özgürlüklerinden yoksun olmaları, bulundukları bölgelerdeki devlet otoritelerine karşı her fırsatta seslerini yükseltmelerine ve hak taleplerinde bulunmalarına yol açtı, bu mücadeleleri kimi zaman da silahlı biçimlere dönüştü. Kürtler, uzunca bir dönem Osmanlı idaresinde kendi kendilerini yönetti, "Mir-i Miranlıklar" biçiminde yönetim sistemi oluşturup yürüttüler. Bu dönem sükûnetin egemen olduğu bir dönemdi. Ne zaman ki bu haklar ellerinden alınmak istendi, ondan sonra huzursuzluklar, çalkantılar başladı ve bazen de şiddetlenerek bugünlere gelindi. Kürt sorunun eskilere dayalı bir sorun olduğunu söylemek için fazla söze gerek yok. Cumhuriyet yönetimi bu meseleye gerçekçi bir yaklaşımla eğilmedi, inkâr, şiddet ve eritme politikasını esas alarak sorunu çözmek değil, ezip yok etmeyi hedefledi. Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte birbirini izleyen Kürt isyanları oldu ve bunlar ezildi. Ama sorun çözülmedi. Çözülemediği için de, koşullar elverdiğinde kendisini her geçen gün daha da ağırlıkla hissettiren ve giderek de karmaşıklaşan bir biçimde göstermeye devam ediyor. Ancak bugün artık bir gerçek açığa çıktı ki, toplumsal sorunlar şiddet yöntemleriyle belki bir süre ertelenebiliyor, ama ortadan kaldırılamıyor. Artık sorunu gizlemeye olanak yok.
O zaman da en doğrusu soruna demokratik çözüm yolları bulmak ve gerekli adımları atmak.
Yukarda değindiğimiz gibi Kürt sorunu salt Türkiye'yi de kapsamıyor. Bir bölge sorunu. Üstelik Kürtler, Irak Kürdistanı'nda çok önemli mesafeler aldı, kendi kendilerini yönetir duruma geldiler. Bunu görmezden gelmek, yok saymak da olanaklı değil. Bölgede belli bir gelişmişlik düzeyi elde etmiş Türkiye gibi bir ülkenin, başta Irak'taki Kürt yönetimi olmak üzere tüm komşuları ile dostça ilişkiler kurup geliştirmesi ve karşılıklı çıkarlara dönük politikalar oluşturması gerek. Kürt ve Kürdistan kavramlarını bir fobi olarak algılaması, buna göre politikalar oluşturması doğru değil.
Zamanında Irak'ta da Kürt meselesi şiddet esas alınmadan çözüme ulaşabilirdi. Ama bu olmadı. BAAS Partisi ve Saddam Hüseyin'in yegâne metodu şiddet oldu. Bunun sonucunda da Irak'ın geleceğinin kararmasına ve bugün geldiği talihsiz noktaya varmasına yol açtı. Yönünü AB'ye dönmüş, bu doğrultuda küçümsenmeyen mesafeler almış, çağdaş ve demokratik bir toplumu oluşturma konusunda ciddi olanaklara sahip bir Türkiye'nin önünü tıkayan bu soruna demokratik çözümler bulup uygulaması gerekir. Bu konuda tereddüde düşmeden, kararlı bir biçimde yürümesi de. Hiç kuşku yok ki, bölgesel bir önemi ve ağırlığı olan, yıllara dayalı bir sorunun bir hamlede çözümlenmesi beklenemez. Ama sorunun çözümü konusunda bir niyet sahibi olmak ve bunu da kararlılıkla uygulamaya koymak gerekir.
Demokratik çözüm, ama nasıl?
Her şeyden önce çözümün önündeki engel ya da engellerin kaldırılması gerekir. Şurası açıktır ki, PKK gökten düşmedi. Belli bir sürecin, belli bir zorlamanın, özcesi Kürt sorununun vardığı/vardırıldığı noktanın bir sonucu olarak ortaya çıktı. Bunun incelenmesi, tartışılması gibi konular bu yazının sınırlarını aşar. Ancak açıklıkla söylenmesi gerekir ki, Kürt sorunu yıllardan beri varolan bir sorun ve hiçbir grubun, hiçbir partinin hegemonyasında ve sahipliğinde değil. Kürtler de bir toplum olarak diğer toplumlar gibi değişik görüş ve düşüncelere, sınıf ve katmanlara sahiptir. PKK de bütün bunlardan yalnızca biri, siyasi olanakları geniş, kitlesi göreceli olarak büyük olabilir. Bu, onun Kürt sorununda hegemonya kurmasına ve tek başına söz sahibi olmasına hak vermez ve vermemeli. Esasen Kürt sorununa demokratik bir anlayışla yaklaştığında, bu tür örgütlerin de etkinliği söz konusu olmaz.
Bir elde zeytin dalı, diğerinde silah/Silah bırakmadan barış/Nereye kadar? Neden silahlar konuştu, neler oldu, bunlar zaten biliniyor. Ama bilinmesi gereken esas konu silahlı mücadelelerin zamanını çoktan bitirmiş olduğu. İkincisi, toplumu ısrarla şiddet politikası çizgisinde tutmak, ona katlanamayacağı kadar ağır yükler yüklemek de gerçekçi ve mantıklı değil. PKK daha başından beri pazarlığa oturmak ve bunu dayatmak istiyor. Doğruluğu yanlışlığı bir yana, bu, her şeyden önce gerçekçi bir tutum değildir. Eğer böyle olsaydı, dünyadaki tüm sorunlar hiçbir şey hesaba katılmadan bu yöntemle çözümlenirdi. Barış sözcüğü saygın bir anlam içerdiğinden, barışçı kesimlerin desteği alınmak için bu kavramla işe girişiliyor. Barış sözcüğünün çekiciliği bazı kesimlerde "aceleci" ve "duygusal" bir taraftarlık eğilimi yaratıyor. Elbetteki bazı çıkar grupları dışında, hepimizin arzusu barış içinde yaşayan bir toplumu oluşturmak. Her şeyden önce, güvenlik içinde ve hukukun üstün olduğu bir toplumda yaşamak, tartışılmayacak kadar zevkli ve anlamlı.
Türkiye'de Kürt sorununun demokratik çözümü için uygun koşulların oluşturulması ve gerekli adımların atılması mümkün. Ama karmaşık ve yıllardır süregelen bir sorunun çözümünü bir çırpıda istemek de, çözümsüzlük istemekle aynı anlama gelebilir. Öncelikle demokratik bir toplum yapısının oluşturulup sağlamlaştırılmasının önündeki engellerin kaldırılması gerekir. Bunun inandırıcılığı ve ilk şartı da, eldeki silahların tümüyle ve koşulsuz olarak bırakılmasıdır. Sorunlarımız enine boyuna tartışılarak somut çözüm yollarının bulunması ve uygulamaya konulması için gerekli olanaklar araştırılır, demokratik mücadeleye hız verilir. Bunun için de öncelikle inandırıcı bir barışçı ve sivil ortama gereksinim var.
Elde silah dolaşıldığı ve "pazarlık" dayatıldığı sürece bunun gerçekleşme şansı da yoktur. Eğer demokrasi istiyorsak bunu önce kendi yaşam alanımızda gerçekleştirmeliyiz. Barış ortamına giden yolların önündeki engeller kaldırıldığı ölçüde "barışçı güçlerin" eli güçlenir ve inandırıcı olurlar. Pazarlıklar söz konusu olduğunda da militarizmin ve şovenizmin güçlendirilmesinden başka bir şey yapılmamış olur. Binlerce kez barıştan söz edilsin, barış girişimleri yapılsın eğer inandırıcı değilse ve somuta indirgenmemişse hiçbir değer ifade etmez. Genel af talebinin de, her türden demokratik talebin de ilk adımı, silahların bırakılmasıyla atılır. Yoksa mevcut kısırdöngü sürüp gider. Bundan da bütün bir toplum zarar görür ve yaralar almaya devam eder.