Çözüm'ün A, B, C'si...

Çözüm'ün A, B, C'si...
Çözüm'ün A, B, C'si...
Ufukta görüneni şimdiden tarif etmek gerekirse B planına göre Türkiye ve İran, Kürtleri yeniden bölecek, Türkiye ve İran birlikte büyüyecek. Son tahlilde, B planı da tıpkı A planı gibi pek barışa hizmet edecek görünmüyor
Haber: ARZU YILMAZ* / Arşivi

Malum Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ilan etti. Devletin çözüm sürecinde bir B ve C planı da varmış. Herkes bu B ve C planı ne ola ki diye bir meraklandı ama Başbakan’dan bir açıklama gelmedi. Aslında, A planı hakkında da somut hiçbir bilgi paylaşılmamıştı. Kullara düşen sorgulamak değil iman etmektir misali, herkes “barış”ın geleceğine inanmaya çağrıldı o kadar. Peki, A planına göre inanmamız gereken barış formülü neydi? Kürtler Türkiye ’yi bölmeyecek, Türkiye Kürtlerle büyüyecek… İman etmekle yetinmeyenler bunun hiç de kolay olmayacağını öngörmüştü. Zira eldeki bilgiler her şeyden önce Türkiye’nin Ortadoğu’da büyümek için kendine basamak yaptığı zeminlerin kayganlığının farkındaydı.
Nihayetinde, Esad rejiminin hemen düşeceği yanlış bir hesaplama, Recep Tayyip Erdoğan ’ın Arap dünyasında artan popülaritesi abartı, siyasi dengenin Şii-Sünni karşıtlığı üzerinden şekilleneceği bir kurgu, Müslüman Kardeşler şemsiyesi ise öyle herkesi altında toplayamayacak kadar dar ve dayanaksızdı.
Öte yandan, bu büyümede koltuk değneği rolü biçilen Kürtler de barış formülünü kendi siyasi dillerine şöyle uyarladılar: Türkiye Kürtleri bölmeyecek, Türkiye büyürken Kürtler birleşecek. Bunun adına da Kürt Barışı denilecek. 2011 Erbil Deklarasyonu ve ardından hazırlık çalışmaları uzun süre devam eden Kürt Ulusal Konferansı ise Kürtlerin inancını besleyen gelişmelerdi. Ancak, ne Erbil Deklarasyonu’na uyuldu ne de Kürt Ulusal Konferansı gerçekleşti. Bilakis Kürt siyasetindeki iç dengeleri tümüyle bozan Türkiye’nin Ortadoğu’da büyüme hedefi, Kürt barışının rafa kalkmasına neden oldu.

Serhildan çağrısı

Dolayısıyla, A planının çöktüğü bugünlerde B ve C planının ne olduğu daha da önem kazandı. Aslında gelişmelere bakıldığında merakımızı giderecek ipuçları açık. Zira halihazırda B planının devreye girdiği günlerden geçiyoruz. İran Cumhurbaşkanı Ruhani’nin Türkiye ziyareti de bu planın ilk işareti. Ufukta görüneni şimdiden tarif etmek gerekirse B planına göre Türkiye ve İran, Kürtleri yeniden bölecek, Türkiye ve İran birlikte büyüyecek.
İmralı sürecinde gelinen noktayı ve PKK ’nin son bir hafta içinde ardı ardına yaptığı açıklamalarla serhildan çağrısını bir de bu yönüyle okumak gerekiyor. Çünkü olup bitenler Türkiye’nin B planına karşı, PKK’nin tüm güçlerini harekete geçirerek bir hamle geliştirmeye çalıştığına işaret ediyor. KCK Eşbaşkanlığı’nın 31 Mayıs 2014 tarihli açıklamasında yaptığı “1 Haziran 2004 devrimci hamlesi” vurgusu, PKK’de bir “tasfiye edilme” algısının oluştuğunu gösteriyor. Zira 1 Haziran 2004, PKK’nin Türkiye ile ateşkese son verdiği ve 1999-2004 arası PKK’nin dağılmasına dönük politikalara karşı yeniden savaş kararı aldığı tarihe tekabül ediyor.

Peki nedir bu B planı?

Öyle anlaşılıyor ki, B planı her şeyden önce Ortadoğu’da Türklerle Kürtlerin değil, İran’la Türkiye’nin işbirliğine dayanıyor. Bu denklemin doğal sonucu olarak da, Kürt nüfusa sahip olup da hâlâ ayakta kalabilen bu iki ülkenin Kürt politikalarında ortaklaşması anlamını taşıyor. Hem tarihsel tecrübelerden yola çıkıldığında hem de güncel gelişmelere bakıldığında bu ortaklaşmadan Kürtlerin hayrına bir sonuç çıkmayacağını öngörmek ise hiç zor değil. Nihayetinde, iki ülkenin bölgesel güç rekabetinde Kürtler eğer birbirlerine karşı kullanılacak bir koz olmayacaksa, bu iki ülkenin ortaklaşmasının Kürtleri elbirliğiyle bastırma anlamına geldiğini herkes çok iyi biliyor.
B planını daha iyi anlamak için İran’ın Ortadoğu’da yeniden yapılanan rolüne yakından bakmak gerek. Öncelikle altı çizilmesi gereken İran’ın artık ABD tarafından o meşhur “şeytan üçgeni”nin bir parçası olarak görülmediği. Bilakis İran, giderek Ortadoğu’da istikrarın sağlanmasında etkin bir aktör olarak konumlanıyor. Bu durumun ortaya çıkmasında hiç kuşkusuz Rusya’nın Ukrayna kriziyle açığa çıkan kontrol edilemez tutumunun etkisi var. Ama asıl önemli olan, Irak’ta ve Suriye’de kontrolden çıkan şiddet.
Başta ABD olmak üzere Batı bu şiddete elini bulaştırmadan en azından kontrol edilebilir bir istikrarsızlık peşinde. Bu işi de yalnızca Türkiye ile kotarması neredeyse imkansız. Çünkü Türkiye bölgeye nüfuz edebilme kabiliyetini çoktan yitirdi. İran ise 2011’den bu yana Türkiye’nin gürültüyle kapattığı her kapının ardında sessiz sedasız güçlendi. Maliki’yle kurduğu yakın ilişki sayesinde Irak’ın toprak bütünlüğünün garantörü, Esad rejimine verdiği destekle Suriye’de çözümün parçası haline geldi. Bugün İran olmadan ne Irak’ta adım atmak ne de Suriye’ye söz geçirmek mümkün. Diğer yandan, bölgede şiddet ve teröre kaynaklık eden Şii-Sünni çatışmasıyla başetmenin bir yolu da kendini Şii ve Sünni kimlikleriyle tanımlayan iki ülkenin önce birbirleriyle sonra da Batı’yla ittifak halinde olması.

Sahi C planı da var


Bu bağlamda, Türkiye’de devletin otoriterleşmesi ya da İran rejiminin uluslararası sistemle uyumsuzluğu ihmal edilebilir bir sorun. Zira ABD dış politikasını yakından izleyenler, ABD-Türkiye ilişkilerinin “ulusal güvenlik” boyutunda bir işbirliğine evrildiğini ve İran’la da savaşın değil müzakerenin tercih edildiğini söylüyor. Nihayetinde, Türkiye sonunda El-Nusra’yı terör örgütü kabul ettiğini ilan ederken, Cenevre’de ABD ve İran yetkilileri arasında İran’ın nükleer programı konusunda doğrudan müzakereler başlıyor.
Bu ortamda Türkiye ve İran arasında gerçekleşen “Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği”nin Kürtler açısından sonuçları ise önce Rojava’da açığa çıkacak gibi görünüyor. Çünkü Irak Kürdistanı’nda zaten Türkiye-Kürdistan Demokrat Parti (KDP) ve İran-Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) arasında kurulu bir denge var. En son Kürdistan petrolünün ABD ve İran onayıyla uluslararası piyasaya ulaşması bu dengenin konsolide olduğunun bir göstergesi. Ancak, Rojava henüz taşların yerine oturmadığı bir alan. Türkiye ne yaptı ne ettiyse bir türlü Rojava’da PKK’nin önünü alamadı. İran için Rojava’nın değeri ise Suriye’de Esad’ın yeniden güç kazanmasıyla azalıyor. Öte yandan, eğer Türkiye ve İran bölgede “teröre karşı mücadele ederek” birlikte büyüyecekse PKK için serhildandan başka çare kalmıyor.
Son tahlilde, B planı da tıpkı A planı gibi pek barışa hizmet edecek görünmüyor. Ama barışın geleceğine olan inancı yitirmemek gerekiyor, zira Başbakan Erdoğan bir de C planım var demişti, malum.


* Ankara Üni., SBF, Doktora


    http://www.radikal.com.tr/119702611970260

    YORUMLAR

    Bu habere henüz yorum yazılmamış.