Cumhurbaşkanını Rousseau seçerse

Türkiye'de politik sağın üzerinde en çok durduğu kavramlardan birisi, hatta başlıcası milli irade. Kendi içinde sorunlu, açılması ve daha ileri düzeylerde tanımlanması gereken bir kavram bu. Batıdaki politik düşünce çerçevesi içinde ve onun ürettiği araçlarla bakıldığı zaman...
Haber: HASAN BÜLENT KAHRAMAN / Arşivi

Türkiye'de politik sağın üzerinde en çok durduğu kavramlardan birisi, hatta başlıcası milli irade. Kendi içinde sorunlu, açılması ve daha ileri düzeylerde tanımlanması gereken bir kavram bu. Batıdaki politik düşünce çerçevesi içinde ve onun ürettiği araçlarla bakıldığı zaman milli irade yeterince açıklayıcı olmayabiliyor. Türkiye'de ise milli irade bilebildiğimiz kadarıyla daha çok Kurtuluş Savaşı yıllarında ortaya çıkmış bir kavram. Başlangıçta hakimiyet-i milliye diye bir kavram var. Cumhuriyetçi bir algılamanın doğurduğunu düşünebileceğimiz ve ikinci evrede de cumhuriyetçi bir açılıma tekabül eden bu kavram, daha ziyade egemenlik ile birlikte ele alındığında gerçek boyutlarına erişiyor.
Milli irade bu yan anlama sahip değil. Daha popüler bir temelden kaynaklandığı görülüyor. Egemenlik vurgusu daha örtülü. Semantik düzeyde çözümlendiğinde de sorunlu. (Haydi Fransızcadaki souverain ile puissance arasındaki farkın Türkçede namevcut olduğunu da unutalım.) Çünkü, demokratik bir bilince tekabül etmiyor. Deyimin demokrasiye dönük yanı belki 'irade' kavramında aranabilir. (Bulunup bulunmadığına geleceğiz.) O zaman 'milli' kavramının anlamını sormak gerekir.
Bu deyiş açıkçası Türk sağının demokratik bir kurgudan ne anladığını ortaya koyuyor. Ulusal düzeyde meydana gelen karardan hareket edilmesi gerektiği vurgulanıyor, -açıkça söylemek gerekirse-, bu kavramla. Bu da, belirtmeye bile gerek yok, siyasal kuram ve düşünce açısından bir hayli sorunlu bir vargı. Öte yandan ulusal düzeyde ortaya çıkan kararın, mefhum-u muhalifinden giderek belirtelim, azınlık kararı olamayacağı besbelli. Öyleyse çoğunluğun ancak zımnen ve/ya dolaylı olarak işin içine karıştırıldığını söylemek mümkün. Demokrasinin varlıksallığını salt çoğunluğa indirgemenin malum kısıtlamalarından ve iç çelişkilerinden ise bu evrede söz etmek gerekmiyor ama, ortada çoğunluk vurgusuyla tasarlanmış bir muhakeme var. Evet, demokrasinin çoğunlukla özdeş olduğunu ama bu özdeşliğin mutlak olduğunu kabul ediyor, milli irade yaklaşımı!
Neyi içeriyor ve kapsıyor bu çoğunluk egemenliği?
Rousseau'nun 'genel irade'si
Eğer çok tekrarlanmış bir tanımı, demokrasinin azınlık haklarını gözeten bir çoğunluk yönetimi olduğu, bir kenara bırakarak, salt çoğunluk üstünden gidersek ve onu da irade kavramıyla birarada ele alırsak, ilk elde Rousseau'nun armağanı olan genel iradeyle yüzyüze geleceğimiz malum. Kısacası, genel irade ile milli irade aynı şey midir, niye Türkiye'de sadece bir tek kavram, o da milli irade kullanılıyor ve bu neye denk geliyor sorularını irdelemek şart; elbette, kısaca ve kabaca. Hele, siyasal kuramın herhalde en fazla tartışılmış, hâlâ da tartışılan bu kavramıyla İtiraflar yazarının meseleyi ilk telaffuz ettiği tarihten bu yana, (1762) çetrefil bir alan yarattığı belli iken. Söz konusu karmaşık yapı Rousseau'nun 'genel irade'nin karşısına 'toplu irade' kavramını çıkarmasından kaynaklanıyor. İkisinin kesişim alanını da toplum oluşturuyor; ortak ve birarada yaşamın hem belirlediği hem de pürüzsüz biçimde sağlanması gereken bir alan olarak toplum. Peki, nedir bu sorun? Şuradan başlayalım...
Rousseau bir toplumda yaşayan kişinin, mesela bir bürokratın üç iradesi olacağını öne sürer: Tüzel irade, genel irade ve tekil irade. Tüzel irade onun kamu yöneticisi olarak, genel irade yurttaş olarak, tikel irade insan olarak sahip olduğu, haydi, tepkime ve muhakeme kapasitesidir diyelim. İnsanın toplumsal ilişkiler içinde olgusal ve mutlak değil, çok daha karmaşık bir biçimde yer aldığını gösteren bu hayranlık veren edimsel düzlemleri belirledikten sonra genel iradeyi açıklayalım.
Her devlette, eğer demokratik bir yapıdan söz ediyorsak, o devlete ait yurttaşların ortak ve iyi yaşamını düzenleyen yasaları belli bir kesim hazırlar. Söz konusu yasalar bu kesimin, çevrenin iradesidir. Gene demokratik yapıda bu irade yurttaşların temsil yoluyla oluşmuş iradesidir. İşte bu hal, eğer mevcutsa, yani yurttaşların toplamı ile yasayı yapan kesim arasında tekabüliyet varsa, bir başka deyişle egemen irade genel irade ise meşrudur. O bakımdan Rousseau demokrasi kuramlarının çok sorunlu bir düşünürü olmasına yol açan, 'demokratik despot' diye tanımlanmasının zeminini hazırlayan meşhur tanımını getirir ve özgürlüğün ancak genel iradeye teslim olmakla sağlanacağını belirtir. Bu maksatla insanların zorlanması gerektiğini vurgular. (Bu aslında herkes diğerinin hakkına saygı göstersin şeklinde yorumlanabilecek bir çıkıştır.) Buna mukabil genel iradenin egemenler/yöneticiler açısından çok önemli bir sınır şartı da vardır: Herhangi bir kişi ihmal edilmişse genel irade bozulur. Peki, toplu irade nedir bu durumda?
'Toplu irade'
Her şeyden önce toplu irade kişinin insan olmaktan kaynaklanan tikel çıkarlarını içerir. Toplum Sözleşmesi'nde, o muhteşem Bir Yalnızgezerin Hayalleri'nin yazarı açıkça der ki, "toplu irade tikel iradelerin toplamından başka bir şey değildir". Bununla ne demek istediği açık, Rousseau'nun. Zaten kendisi aynı yerde devam edip dile getiriyor: "Genel irade sadece ortak olan çıkarları içerir, tikel iradelerden birbirini yok eden eksi ve artıları alır ve genel irade farklılıkların bir toplamı olarak kalır". Evet, genel irade, tikel iradelerin toplamıdır ama aynı şey değildir. Çünkü, toplamı oluşturan, genel iradede olduğu üzere, sadece ortak olan çıkarlar değildir. Kabalaştırmak bazen yararlıdır, öyleyse şunu söyleyelim: Toplu irade, son kertede, herkesin kendi başına istedikleridir ve onların yan yana gelmiş halidir. Bunun içinde benim istediğim ve senin istediğinle ters düşen, senin zararına olacak şeyler de vardır. Ama senin ve benim istediklerimin bütünü toplu iradedir. Genel irade ancak bu durumdan sonra ortaya çıkan ikimizin de müştereken istediği (istemek zorunda kaldığı), ikimizin de çıkarını oluşturacak, diyelim ki, 'talepler'den teşekkül eder. O bakımdan bir kez teessüs ettikten sonra dışına çıkılması, neredeyse tabiatı gereği, olanaksızdır. Şimdi işin bam teline dokunalım.
Genel irade çoğunluğun iradesi değildir. Bu, Rousseau'nun kendisine ait bir bağımsızlığı olduğunu düşündüğü politik yapının iradesidir. Bir anlamda toplum tarafından oluşturulursa da onun üstüne çıkar. Yasanın gücü veya hukukun üstünlüğü tam da budur, genel iradenin bir yansımasıdır. Daha ileri giderek genel iradenin 'ilave', 'fazla' bir irade olduğunu da kaydedelim. Genel iradeye hakim olan basit çıkarlar veya yararlar değildir; onları aşacak bir (kamusal) iyi, yücelik ve hatta bilgeliktir. Rousseau'nun 'teslim olalım' demesi biraz da bu yüzdendir. İmdi, bu soyut ama somut tartışmadan sonra yeniden Türk sağının ebedi iddiasına dönmenin zamanı geldi.
Rousseau ve Cumhurbaşkanlığı
Yukarıdan beri yapılan analizin ortaya koyduğu sonuçlar birkaç madde halinde özetlenebilir: a) Genel irade sadece çoğunluk değildir b) genel irade egemenlikle ilgili değildir (ama karşıt da değildir, sadece daha uzak bazı yorum katlarında bunlar kesişebilir) c) bizde sürekli olarak vurgulanan 'milli irade', yani çoğunluk iradesi daha ziyade 'toplu irade' ile karşılanabilecek bir olgudur.
Kritik olan özellikle son madde, nedeni açık: Türk sağı toplu iradeyi genel iradeye dönüştürerek kişisel çıkarların da içinde bulunduğu bir düzlemi meşrulaştırmak ve somutlaştırmak çabasında oldu. Bu, Türk sağının popülist eğilimlerinden kaynaklanan bir durumdur ve işin daha vahim olan yanını bu anlayışın demokrasiyle olan sorunlu ilişkisi meydana getirir. Milli irade Türkiye'de demokrasinin tekil nedeni olarak sunulmuştur ki, bunun kendi içinde neye tekabül ettiği ve niye kısıtlamalara sahip olduğunu yukarıda anlatmaya çalıştım. Şimdi aynı muhakemeyi içeren bir başka gelişmeyle daha karşı karşıyayız: Cumhurbaşkanlığı seçimi, daha doğrusu Erdoğan'ın Cumhurbaşkanlığı için öne sürülen savlar.
Olur, olmaz o başka bir sorun. Burada bizi ilgilendiren bu 'pozisyonun' demokrasi kuramı içinde ne ifade ettiği. O açıdan bakınca gündelik taktik kaygıların ötesine geçecek biçimde şunu söylemek mümkün. Erdoğan'ın cumhurbaşkanlığı talebi, arayışı, eğer parlamento-çoğunluk, giderek de toplum-çoğunluk ve genel irade temelinde ele alınıyorsa (ki, açık olarak milli irade dolaylı ve örtük olarak genel irade temelinde ele alındığı vurgulandı) bu yanlış bir başlangıç noktasıdır. Niye yanlış olduğunu yukarıda belirttik: Söz konusu olan genel irade değil, toplu iradedir. Yapılmak istenense toplu iradenin genel irade yerine ikamesidir. Burada kritik olan soru bu yaklaşımın ne ifade ettiği, hangi anlama geldiği, neyi içinde örtük olarak barındırdığıdır. Bu sorunun açık bir yanıtı var; toplu iradenin değil genel iradenin hakim olduğu düzlem, demokrasinin bütün ayrıntılarıyla işlediği bir pozisyona tekabül eder. Diğerinde ise demokrasinin çoğunluk bağlamındaki manipülasyonudur söz konusu olan. Daha önceki yazımda değindiğim 'rıza'ya dayalı demokrasinin işlevselleşememesinin en önemli nedeni budur. Dolayısıyla demokrasinin mutlakiyetçi bir anlayışla tümleşmesidir bu yaklaşımla elde edilen.
Bakalım Erdoğan, Rousseau'yu nasıl bulacak ve Türk sağı bu işe ne diyecek...